Utancından yerlere geçmek

Dün Türkiye'yi «meyus eden» (yani üzen, karamsarlığa, ümitsizliğe sürükleyen) fotoğraflar yer aldı gazetelerimizde. Hatanın altını en kalın kalemle çizen gazete Hürriyet'ti.

Dün Türkiye'yi «meyus eden» (yani üzen, karamsarlığa, ümitsizliğe sürükleyen) fotoğraflar yer aldı gazetelerimizde. Hatanın altını en kalın kalemle çizen gazete Hürriyet'ti. Oktay Ekşi'nin başyazısında bile bu hadisenin ayrıntıları vardı.
Oktay Dostum, «Bu ülkenin bir karış toprağını korumak uğruna canını vermiş bir evladının (Binbaşı Murat Özyalçın'ın) tabutu, bir yolcu uçağının kargo kapısına yanaştırılmış, arkası açık bir kamyonete, düzensiz-kıyafetli birileri tarafından atılmış, yanına da bir kaç parça eşyası bırakılmıştı» diye çizmiş tabloyu.
Oysa Binbaşı'nın naaşı vurulup öldüğü Hakkâri'den Van'a, özel bir askerî helikopterle getirilmiş. Düzen ve saygı dahilinde. Yurdun bir ucundan öbürüne, ihtiramla taşınan kutsal emanet söylediğimiz ve gözümüzle de gördüğümüz muameleye Yeşilköy Havalimanı'nda uğruyor.
Tabut apron dışına çıkınca, duruma yeniden askerler el koymuş. Ekşi, ağır, ama yerden göğe kadar hak ettiğimiz şu değerlendirmeyi yapıyor: «Biz şehitlere bile ancak emir ve komuta zinciri içinde saygı gösteren bir anlayışa sahibiz.» (Hürriyet, 15 haziran).
*
Biliyor musunuz, ben bu olandan ayrıca İstanbul adına da üzüldüm. Örfümüze, akîdemize her yerden çok sahip çıkması gereken yerdir.
Binbaşının aziz ruhundan özür dilemenin tek yolu var. Hiç olmamasını dilediğimiz şehit cenazelerinde nerede, neyin, nasıl yapılacağını, asker-sivil bir olarak kesin kurallara bağlamak. (Hürriyet'te bir başka fotoğraf daha vardı dün; kenarına «Törenler çok düzenli» diye not düşülmüş olan. ABD'de savaşta ölen askerler için düzenlenen cenazelerin nasıl kurallara bağlı olduğu anlatılıyor. Oradan öğrendim bu törenlerin 100 metre yakınında protesto gösterilerinin de yasak edildiğini.
İyi örnekleri görmezden gelme millî bir kusurumuzdur.
*
Söylediğimde, «Her şey değişiyor» cevabını aldığım bir yeni âdet çıktı. Aramızdan ayrılana olan sevgimizi, takdirimizi, cenaze törenlerinde onu alkışlayarak da ifade etme gayreti. Cenazede saygı da, sevgi de, ciddiyetle ve sükûnetle ifade edilir. En soylu duyguların bile o ortamda görünür, işitilir surette sergilenmesi yadırganır. Her çeşit tezahürat, hele siyasî protesto aklın izanın alacağı şey değildir.
Hiç unutamayacağımız bu saygısızlık, umalım ki toplum olarak kendimize gelme vesilesi olsun!
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Osman Cemoğlu)

  • Passaparola televizyonda ilgiyle izlediğim bir yarışma programıdır. Bir yarışmacıya Terbiye kelimesinin «E» ile başlayan karşılığı nedir, diye soruldu. Yarışmacı Eğitim dedi; baktım, Türkçe Sözlük böyle diyor. Edep olacaktı, diye cevabı yanlış saydılar. Siz ne dersiniz?
    – Sözlükler terbiye'nin önde gelen anlamı «eğitim»dir dese de, ben günümüzde «ilişki ve davranışlardaki ölçü ve incelik» tarifinin ağırlık kazandığı düşüncesindeyim. Edep de zaten «yerinde ve ölçülü davranma» diye tarif edilir.
    Bana kalırsa bu olayda hataya düşen yarışmacı değil suali hazırlayanlardır, derim.
    Hitap bahsinde Hıncal haklı
    Kabul edelim ki hepimiz (bugün, sesini sevdiğim abartma kelimesiyle ifade ettiğimiz) mübalağadan, hem şikâyet eder, hem de hoşlanırız. Mübalağacı dostlarımızın bu huyundan sıkılmış görünür, ama onlarla bir arada olmaya her zaman can atarız.
    Örnek ister misiniz?
    Sevgili Hıncal mesela! Hani ondan resmî ve mesafeli bir ifadeyle Hıncal Uluç diye söz eden çok yıllık dostlarını fena halde azarlayan... Her şeyi biraz mübalağalı değil mi? Sevgilerini, öfkelerini dile getirişinden, yazılarının manşet boyutlu puntolarla bütün bir sayfaya yayılışına kadar. Dostlukları, eleştirileri, hatta kahkahaları...
    Ben CNN Türk'te Hakkı'yla Sohbet konuşmaları için onu ağırlarken, programda ağabey-kardeş hitaplarını kullanmayalım da, bir saat süreyle birbirimize Hıncal Bey, Hakkı Bey diyelim, diye bir teklifte bulunacak oldum vaktiyle ona.
    Vay efendim!
    – Ağabey, şimdi kalkar giderim buradan, diye tutturdu. Kırk yıllık Hakkı Ağabeyime öyle gerekirmiş diye Bey diyemem.
    Onun dediği gibi yaptık. Sonradan düşündüm ki Hıncal haklı. Meral Gezgin'le sizli-bizli konuşacağız diye, ekran karşısında nasıl da sıkılmış, sonra programı seyrederken ekrandaki halimize gülmekten kırılmıştık. Her zaman olduğu gibi, ekranda da o bana «Hakkı Amca», ben ona «Meral kızım» deseydik, neyimiz eksilirdi? Bunun saygıyla, ciddiyetle ne ilgisi olabilir ki?
    Hıncal'a teşekkür ettim sonradan. Bu özentiden, yazarken de uzak durmaya çalışıyorum. Zorlandığım olmuyor değil.
    Frengistanda da böyle değişiklikler oluyor. Fransızlar mesela Mösyösüz Cumhurbaşkanı demezlerdi. Ağırbaşlısı Le Monde bile artık, başına Mösyö getirmeden Jacques Chirac demekte mesela, bir sakınca görmüyor.
    Biz, bu alanda da çeşitlenmekten geri kalmıyoruz. Mübalağa üzre nazik Ecevit'in «Sayın» hitabını, bırakın kürsü konuşmalarını, ölüm ilanlarında, hatta kurumlardan söz ederken bile kullananlar oluyor.
    Türker Alkan yazısında benden Hakkı Devrim Bey diye bahsediyor. Ben de ona dün Türker Alkan Bey, dedim sonunda. Fazla resmî geldi, gene laubalilik ederek sonuna «Dostum»u da ekledim.
    Artık bu konuda olsun, ortak bir karara varıp, hepimiz aynı şekilde hareket etmeyi deneyemez miyiz? 19 Mayıs gösterilerinde pekâlâ yapardık.