Veyl deresinin kıyısındayız

TSK'nın üst kumanda kademesindeki generaller güç ve sıkıntılı günler geçirdiler; daha doğrusu geçirmekte devam ediyorlar.

TSK’nın üst kumanda kademesindeki generaller güç ve sıkıntılı günler geçirdiler; daha doğrusu geçirmekte devam ediyorlar.
– Müstahak idiler, diyenler varsa, ben onlara katılmıyorum.
Hükme varmakta acele etmez de, önce biraz düşünür ve:
– Yoksa biz topumuz bu cezayı hak etmiş miydik, diye sormayı uygun bulurlarsa, bakın o suale ben de katılırım.
Son yıllarda yakın ilişki kurabildiğim paşa dostlarım olmadı. Hiçbirinin böyle bir ihtiyaç duymamış olması pek tabiîdir. Doğrusu ben de bu yönde bir ihtiyaç ve heves duymadım.
Vaktiyle benim de paşa dostlarım vardı. Ama 27 Mayıs ertesi, kısa ifadesiyle aramıza mesafeler girdi. Ben onların, ülke yönetimine hevesle el koyma gayretlerini alkışlamayanlar arasındaydım. İçlerinde, yani Millî Birlik Komitesi’nde görevli komutanlardan beni dava edenler bile oldu. Âmiyane ifadesiyle bundan kırk yıl önce aramıza soğukluk girdi, diye de özetleyebilirim durumumuzu. Madanoğlu, Kabibay, Erkanlı gibi, bu vesileyle yakınlık kurduğum tanıdıklarımla dostça ilişkilerimiz devam edecekti.
Yıllar sonra bu bahse Çevik Bir Paşa’nın, bence yersiz tutum ve davranışları sebebiyle ben de yeniden girdim. Eski günleri unutmuşçasına heycanlandım, öfkelendim, cumhurbaşkanlığı hevesine hatta isyan da ettim. Ondan ötesi sıradan bir seyirciydim.
Bugün de büyük kumandanları kınamaktan çok, toplum olarak paylaşageldiğimiz yanlışlar, kusurlar, ihmal ve kabahatler üzerinde durmayı tercih ediyorum.
İşin tadını kaçırmış olduğumuz, son YAŞ toplantıları vesilesiyle iyice göze batar hâl aldı. İki gün önce gazetelerde «Iğsız kirizi zirve yaptı», «Falanca Orgeneral terör örgütüne üye olmakla suçlanıyor», «Kariyerlerine balyoz indi», «1993-97 arasında faili meçhul cinayetler emir-komuta zinciri içinde yapıldı» gibi haber başlıkları; ve «Orduyu konuşma zamanı», «Koşaner’e samimî tavsiyeler», «Genelkurmay lağvedilmeli», «Orduda reform ihtiyacı» gibi köşe başlıkları vardı.
Görmezden, işitmezden gelecek tespitler ve uyarılar değil. «Hele durun bakalım»cılık mesafemiz kalmadığı meydanda.
İsabetle karar alıp, basiretle harekete geçmekte GECİKİYORUZ. Başta gelen zaafımız bu. «Sıkışık durumlarda geçici askerî yönetim» diye bir devlet ve siyaset anlayışı yok. Ama neylersiniz ki, bizde de defalarca denediğimiz bu olmayacak duaya âmin demekten vazgeçecek basiretten eser yok.
Son Askeri Şûra vesilesiyle bir kere daha apaçık ortaya çıkan gerçeği bu sefer de idrak edemez, siyaset-ordu kargaşasından derhal ve kesinlikle kurtaramazsak paçamızı, geriye kahrolmaktan gayri bir çıkış yolumuz ve ümidimiz kalmayacak.
Ayırımsız hepimizin, baştan aşağı kendimizi yenileyerek, pekâlâ geldiğimiz noktadan, tecrübenin-bilginin-aklın gösterdiği yönde yeniden harekete geçmeye âcil ihtiyacımız var.
Veyl deresinde boğulmak istemeyenler için çıkar yol budur.

Sertab’ı çok göreceğim geldi
Sertab Erener’in Rengârenk konserine gidebilmeyi çok isterdim. Gözde şarkıcım Safiye Ayla’ydı vaktiyle benim, şimdi favorim Sertab’dır.
Sertab takmış takıştırmış; giyinmiş soyunmuş... Sahnesini gene büyük temaşaya dönüştürmüş. Dinleyicisinden, seyircisinden elbette memnundur. Onun yerinde olmayı kim istemez?
Bazen, acaba zihninde cevapsız bir sual, bir duraksama bir eksiklik duygusu da var mıdır, diye sorarım kendime. Olabilir!
Benim de, ona dair bir düşündüğüm var. Oldum olası yere göğe koyamadığımız Sertab’ın Eurovision zaferi, toplu olarak bu birinciliği çok beklediğimiz halde, müzik severleri sanki o kadar da heyecanlandırmadı... gibi gelir, en iyiniyetli olanımıza bile.
Sakın böyle bir tereddüdü olmasın! Biz yazarımızdan, şarkıcımızdan, virtüozumuzdan ille de dünya çapında başarı ve şöhret isteriz. Arada bir beklediğimizi veren olunca da, onu neredeyse tanımazdan geliriz.
Baksın Orhan Pamuk’a, vatanına gelmekte sıkıntısı var. Fazıl Say’ın bir dayak yemediği kaldı. Naim Süleymanoğlu’nun kapısını çalan var mı?
Sertab haline, gene de şükretmeli diye düşünüyorum. Bana darılır mı acaba?

Dil Yâresi
* Bir haber başlığı: «Abur cubur alerjen çıktı.» (Hürriyet, 4 ağustos). Alerji (fr. allergie) tanıdık ve kullandığımız bir kelime de, Fransızca’dan alınma alerjen’i (allergène) yadırgadım doğrusu.
Alerji ve onun sıfatı olan alerjik benimsediğimiz yabancı kelimeler arasında. Tamam! Alerjen ne oluyor diyeceğim, ama yalnız Hürriyet gazetesine değil. Alerjen diye Meydan Larousse’ta, Büyük Larousse’ta, Türkçe Sözlük’te (TDK) madde var.
Şu anda elimin altında olan Kemal Demiray, M. Eğ. Bakanlığı, Ayverdi (Kubbealtı), Redhouse (Türkçe-İngilizce), Dictionnaire Larousse (Milliyet) sözlüklerinde; Ömer Asım Aksoy, TDK ve Seven Nişanyan imla kılavuzlarında alerjen kelimesi yok. Benim için de yok, çünkü Türkçe’nin sahiplendiği, benimsediği bir yabancı kaynaklı kelime değil söz konusu olan.
Ona bakarsanız, Fransızca’da aynı kökten başka kelimeler de var: Alergoloji mesela, «alerjibilim» demek; alergolok veya alergolojist «alerji uzmanı hekim» demek. Alerji kökünden geliyor diye, bu kelimelere de açacak mıyız gümrüğümüzü? O engeli aşabilmesi için, yabancı kelimenin nüfus cüzdanında «Türkler benimsedi» mührünün de bulunması gerekir.
Not. «Tıp kullanıyor olmasın!» diyenler oldu. İnternete benim için baktılar, tıp terimleri arasında alerjen’in de yeri varmış. Terim sözlükleri bütün maddeleriyle dil gümrüğünden geçmiş sayılmaz. Dilin mülkiyeti ve telif hakları, çok büyük sayılara ulaşan sahiplerine, bu demektir ki onu yaratmış ve tarih boyunca korumuş milletlere aittir. Alerji yabancı dil kökenli Türkce bir kelimedir. Alerjen şimdilik değil; buna karar veren de ben olmayacağım gibi.