Vicdanî ret ve birlik idraki

Bir işe başlarken, bir de evlilik arifesinde (yani kız isterken) genç adamlara mutlaka sorulan bir sualdi.

Bir işe başlarken, bir de evlilik arifesinde (yani kız isterken) genç adamlara mutlaka sorulan bir sualdi.
– Askerliğini yaptın mı?
Aramızda o göreve biraz daha geç başlamak için mezuniyete bir ders kala, o sınava girmeyi bilhassa geciktirenler olurdu. Bir iş ümidini kaybetmemek, evleneceği kızı bekletmemek için.
Askerlik görevinin süresi değişmezdi. Benim o çağımda mesela, 6 ay yedek subay okulu sürer, bir yıl asteğmen rütbesiyle kıta hizmeti görülür ve üstteğmen rütbesiyle terhis olunurdu.
Bedelli, kısa süreli askerlikler filan sonradan çıktı. Biz eski kura efrâdı askerlik hizmetinin pazarlığa gelmez, ertelenmez, uzatılıp kısaltılmaz, asla tartışılmaz «kutsal» bir görev olduğu inancındaydık. Bedelli, kısa süreli filan derken tartışmalar başladı, aldı başını gitti ve taaa... «Vicdanî red»de kadar gelip dayandı. Askerliğini 20. Yüzyıl’ın ortalarında yapmış ben akran birine «vicdanî askerlik mecburî askerlikten daha ileri bir aşamadır» düşüncesini kolay kabul ettiremezsiniz. (Dün Ankara’dan artık bedelli askerlik olmayacak diye bir haber vardı.)
*
Geçen yıllar boyunca, kız çocukları için askerlik görevi niye yok diye, ben hep üzülmüşümdür. Kadınlı erkekli hep birlikte olunan işlerde çalıştım hayatım boyunca. Liseden ve Yedek Subay Okulu’ndan gayri, kadınların bulunmadığı yerlerden hep uzak durdum. Sırf erkeklerle bir arada olmaktan hazzetmem.
Kadın çalışma arkadaşlarımdan hemen hiç şikâyetçi olmadım. Bir halleri dışında:
– Kadınlar tekmil vermeyi bilmiyor, askerlik yapmadıkları içindir herhalde..
Emir tekrar etme ve tekmil verme, evet askerlikte öğrenilir. Yani komutandan emri alınca «Başüstüne!» deyip gidilmez; anladığını göstermek üzere emri kelime be kelime tekrar edeceksin! Emri yerine getirdikten sonra da huzura varıp, emri aldığın komutana tekmil verecek, yani o işin tamamlandığını bildireceksin.
Hanım kısmının böyle bir alışkanlığı kesinlikle yok. İstediğinizi yaparlar da, merak etme o dediğin yapıldı deme ihtiyacını (Nedense artık!) duymazlar.
Tekmil verme yanında genç erkekler askerde daha neler neler öğrenir. Aklıma gelenleri rastgele sayayım size:

  • Yatak yapma.
  • Postal boyama.
  • Türkçe.
  • Ali okulunda öğretim.
  • Her sabah traş.
  • Her akşam ayak yıkama.
  • Düzgün giyinme.
  • Saatinde üç öğün yemek.
  • Sabahları yarım saat spor.
  • Gereken yerde sıraya girme.
  • Helayı kirletmeden kullanma (Bir tür isabetli atış dersleri verilir.)
  • Hastalanınca hekime gitme ve verilen ilacı alma.
  • Köylerine yıllardır bir sünnetçi uğramadıysa, kıtaya katılmadan önce hastaneden geçme.

Ali Fuat Başgil Hoca’nın «toplum» tarifi hatırımdadır: «Esasen cemiyet, disiplin ve nizam temelleri üzerine kurulmuş birlik demektir.» 

Hızlı tren kullanan Başbakan
Gazetecilerin büyük salonlarda bir arada çalışmalarının bir sebebi de, yerlerinden kalkmadan, aralarında konuşma, danışma ihtiyacı duymalarıdır. Bizim işimizde olmazsa olmaz bir şarttır bu. Gazetecilik bir toplu çalışma işidir. Bir iletim kazanında fokur fokur kaynamaktır bizim çalışmamız.
Siyaset de bir danışma kazanında kaynamaktır. Öyle ki başına buyruk, yapayalnız bir siyasetçiyi düşünemezsiniz.
Öğrenme, anlama ve vardığı kararı uygulama mesleğidir siyaset. Danışma, bu mekanizmanın esasıdır.
Benim inancım odur ki, bizde siyasetçi devlet yönetir noktaya geldiğinde bile danışma kurumundan faydalanamayan adamdır. En büyük noksanları, kusurları iyi danışmanlardan yoksun olmalarıdır.
Bugün değil yalnız, oldum olası böyle. Tayyip Erdoğan vakası da bir yenilik değil. Bence bir yanlışın devamından ibaret.
Bir yerde ata bindi mesela, hatırladınız mı? Demek yanında «Aman efendim sakın ha!» diyecek bir akil adam yoktu. Attan düşen bir başbakan fotoğrafını ertesi sabahın gazetelerinde hepimiz üzülerek seyrettik. Pek huyunu suyunu bilmiyorduk o zaman, ben oturduğum yerde söylendim durdum:
– Başbakanın yanında aklı başında biri yok mu, diye?
Ankara’dan Eskişehir’e, ilk seferini yapan hızlı trenin makinisti Başbakan Erdoğan’mış. Yolculara hitaben hareket anonsunu o yapmış. Bir süre sonra hız ibresinin 258 kilometreyi gösterdiğini yolculara gene Başbakan haber vermiş.
Allah saklamış (ve inşallah bundan böyle de saklamaya devam eder)! Başbakan’ın bizzat kullandığı o trenin 250 küsur kilometre hızla (Tahtaya vurarak söylüyorum, ağzımdan yel alsın, diye diye de yazıyorum) bir hata işleyerek raylar üzerinde rastladığı bir yolcu otobüsüne çarptığını bir an düşünür müsünüz?
Canından olanlar, yaralananlar yetmezmiş gibi, alın size milletlerarası bir yüz karası daha: «Şu kadar insanın ölümüne sebep olan makinist herhangi biri değil, Türkiye’nin ilk seferini yapan ilk hızlı tren katarını, ömründe ilk defa olmak üzere kullanmakta olan Türkiye’nin Başbakanıydı.»
Şimdi içinden «Canım bir şey olmamış işte! Yok yere laf üretip de can sıkmanın ne âlemi var?» diye geçirenlere cevabım, onlarınki gibi bir sual olacak:
– Böylesine dehşet verici bir ihtimalin göze alınmasını gerektiren sebep nedir, ne olabilir?.. Lütfen söyler misiniz bana!
İstenen «Maşallah ne gözü kara bir başbakanımız var!» diye böbürlenmemiz mi yoksa?

İyi niyet ise de!

  • Işıl kardeşim var benim; Cağaloğlu semtinin eski kitapçılarından sayılır.
    Acun Ilıcalı’nın Var Mısın Yok Musun’unda konuşma engelli genç adamın yarıştığı gece yardım kampanyasına o da katılmış; SMS ile bir miktar para göndererek.
    – Sonra yattım, diyor. Telefonun sesiyle sıçrayarak uyandım. Saat sabahın beşi. Aman Yarabbi birine bir şey oldu, diye. (Söylemez amma aklına ilk gelenin ne olduğunu ben bilirim.)
    Meğer TESYEV’in bağış için teşekkür telefonuymuş. Ee benim güzellerim! Bunun sabahı yok mu Allah aşkına?