Yahya Kemal?e göre siyaset

Ekranlarda belediye başkanlığı adayları boy göstermeye başladı. Elinde bir mikrofonla karşımıza ilk çıkanlar, dikkatinizi çekti mi, bir sebeple adaylıktan uzaklaşanlar oluyor: bir şeyler gücüne gittiği için yarıştan çekilenler ile şu veya bu şekilde oyuna gelenler.

Ekranlarda belediye başkanlığı adayları boy göstermeye başladı. Elinde bir mikrofonla karşımıza ilk çıkanlar, dikkatinizi çekti mi, bir sebeple adaylıktan uzaklaşanlar oluyor: bir şeyler gücüne gittiği için    yarıştan çekilenler ile şu veya bu şekilde oyuna gelenler.
Dün mesela CNN?Türk  ekranında, benim ilk defa gördüğüm, soyadı Altınok olan bir bey konuşuyor. Anlaşılan Ankara Keçiören Belediye Başkanlığına adaymış. «15 yılın sonunda      alnım ak vicdanım rahat çekiliyorum, demiş. Ve ilave etmiş, ama «AKP’den istifa etmedim.» Ekrandaki altyazılar bunlar.
– Başkan nerede biz oradayız! diye tezahürat yapanlar, ağlayarak boynuna sarılanlar var.
Spiker devreye girdi. Ondan, bu zatın tam adının Turgut Altınok olduğunu öğrendim. Evet, Keçiören Belediye Başkanıymış. Bir sebeple küsmüş ve adaylıktan çekilmiş. Haksızlığa uğradığını, bu muameleyi (Ne yaptılarsa adamcağıza) hak etmediğini  söylüyordu zaten.
Derken efendim, Tayyip Erdoğan göründü ekranda. Bir yerlerde, sırtında paltosu, kürsüdeydi. Oradan baş muhalifi Deniz Baykal’a sesleniyor. Kampanyanın sesi en gür hatiplerinden biri. Hitabet dersini belli ki, Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal / Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş, diye kükreyen şair Bakî’den almış. Yüksek sesle söylüyor.
Şiirin sırası değil! Tekin de değil zaten mısralar, beyitler... Kimi zaman insanın başına dert açabildiğini Allah için en iyi bilenlerden biridir Tayyip Bey. En iyisi başrakibine çullanmak:
– Dürüst olduğunu iddia ediyorsan, Tayyip Erdoğan hakkında yargıya gidersin, diye kükrüyor.
Biraz önce dinlediğim, Grup toplantısında konuşan Deniz Baykal’ın sesi var kulağımda:
– Deniz Feneri dosyalarının Almanya’dan gelmesini uzun uzun bekleyeceğine, sen kendin harekete geçsene! Senin yargın yok mu? Senin savcıların yok mu? Senin hâkimlerin yok mu?
O da gümbür gümbür maşallah!
Ben, daha çok haber veren bir kanalı karşımda açık tutma durumundayım. Siz hamdolsun, böyle bir sıkıntıya katlanmak  zorunda değilsiniz. Boşuna vakit harcayıp, yok yere keyfinizi de kaçırmamalısınız. 1946’dan bu yana tam 63 yıl geçti. Görüp işittiklerinize ilave yeni bir şey olacağı da yok.
Bana mesela, haydi şimdi çık bir kürsüye, bir siyasî konuşma da sen yap, deseler; Yahya Kemal Beyatlı’nın beş kelimelik özdeyişini bir kere daha söyler ve kürsüden inerdim:
– Siyaset tahammülfersâ* bir cıvıklık oldu. 

Zuhal Olcay’dan bir ricam var
Haftada altı gün buluştuğumuz için, yanılır veya unutabilirsiniz. Ben çok büyük çoğunluğunuzun dedesi, önemlice bir kısmınızın da babası yaşındayım. Sayıca az olanlar akranlarımdır.
Benim üç nesilden okurlarımı farklı gözlerle gördüğüm hep hatırınızda bulunsun istiyorum.
Bebek lafını pek sevmem. İlkokul çağına kadar nezdimdeki sıfatınız çocuk’tur; oradan orta ve yüksek öğretim sonuna ve biraz ertesine gelmişler genç çocuk veya gençler; oradan sonrası 50’lerine kadar büyük çocuklar; ve nihayet büyükler, yani : 50-70 yaş grubu. Yaşlı demek için o insanın 70’ini geçmiş olması lazım. O da bu yıllar için. Gelecekte barem aynen kalsa bile, yaş basamakları değişecek, herhalde yaş araları daha da açılacaktır. (Büyüklere kadar işe yarar bir bilgi olabilir bu söylediğim. Ondan ötesinin basamak aralıklarıyla ilgilenmesine gerek yok.)
Bu açıklamaya neden lüzum gördüğümü de söyleyeyim. Cihannüma’da adı geçenleri ne gözle gördüğümü bilin, gerekirse hesap edebilin istiyorum.
Okan’ın programlarındaki seyirciler mesela genç çocuklardır; kısaca gençler dersek daha bir hoşlarına gider. Son günlerde yazdıklarımdan Cem Yılmaz ile Okan büyük çocuk; Tayyip Erdoğan ile Ali Poyrazoğlu büyük ve mesela Yıldız Kenter yaşlı.
Zuhal Olcay ise büyük çocukluktan sıfatsız, yani sade büyüklüğe son günlerde geçti. Bu uzun girizgâhı ona şunu söyleyebilmek içindi:
– Zuhal Hanım cânım! (Yıldız kadar yakın arkadaşım değilse, büyüklere «hanım» demem gerekir çünkü.) Saçını, makyajını değiştirerek bir başka güzel oldun. Tamam! Ama benim beğenmekle kalmayıp çok da sevdiğim Zuhal Olcay ne olacak? Nerede? Özleyince ben onu nerede bulabilirim... deme hakkım yok mu? Sahiden soruyorum, bütün ciddiyetimle...

Dil Yâresi
* Tahammülfersa* (sondaki «a» sesi uzundur) eskiden sık kullanılan bir sıfattı. Yaşlı İstanbulluların, daha çok da hanımların «Üstünüze afiyet, tahammül edilebilir gibi değil» sözünün kısa ifadesiydi denebilir.
Tahammül, bildiğiniz gibi «Zor şeylere dayanma, ses çıkarmadan katlanma gücü» anlamında Arapça bir kelime. Ve -fersa da Farsça bir sonek; sonuna geldiği kelimelere «eskiten, bozan, tüketen» anlamı verir.
Bu iki dilden iki ayrı kelimeyle oluşturulan tahammülfersa’nın anlamı da «Dayanılmaz, çekilmez, katlanılmaz»dır.
Fersa Farsça fersuden («eskimek, bozulmak, yıpranmak») fiilinden geliyor. Bir iki örnek daha hatırlarız: canfersa («can dayanmayacak derecede, insanı canından bezdiren»), takatfersa («takati tüketen, insanın gücünü kuvvetini kesen»); bir de hıredfersa (akıl bırakmayan) var sözlüklerde, ki ben hemen hiç işitmedim.

KOMEDYA
* «Sağlıklı Toplum İçin Sağlıklı Kadınlar Kampanyası»nın ilk bilinçlendirme toplantısı evveli gün yapılacaktı. Radikal’de bu haberi okurken gözüm, hemen yanındaki bir yazının şu paragrafına ilişti:
«... Deniz Seki. Bacakları bitmez, dekoltesi seslenir, teni net biçimde erkekleri tercih eden pek çok kadında dahi ısırma arzusu doğururdu, sorun etrafa, doğrulatırsınız.»
Bir köşekadayıfının elinden çıkmış yazının son cümlesi de şu: «... o lokum günlerine dönerse tadından yenmez.»