Yalnız size söyleyebileceğim bir beceriksizlikten çok şikâyetçiyim

Diyeceklerim size, sanki yalnız bana yakın yaştakileri ilgilendirirmiş gibi gelecek. Hayır! Yaş ve cinsiyet farkı gözetmeden size seslenirken, hepimizi ilgilendirecek şeyler söyleyeceğim.

Diyeceklerim size, sanki yalnız bana yakın yaştakileri ilgilendirirmiş gibi gelecek. Hayır! Yaş ve cinsiyet farkı gözetmeden size seslenirken, hepimizi ilgilendirecek şeyler söyleyeceğim.
Yaşlı adamın önce kendinden, sonra yakınlarından, nihayet insanlardan şikâyeti de sanmayın.
Şikâyetin, zaman geçtikçe çocukluğunuzda zannettiğimiz kadar işe yarar bir duygu olmadığını öğreniyoruz. Bunu  kafanıza kakılmadan, kendiniz fark ettiyseniz ne mutlu size! Mutlu dediğime bakmayın, lafın gelişi bunu böyle söyletir. Algılanması pek hoş bir düşünce, hele duygu değildir.
*
Bizim buranın Ermenileri arasında, bilmem farkında mısınız, Türkçe’yi, en kendine güvenenimizden daha iyi bilenler vardır. Öyle biri söylemiş olmalı, hep Anadolu Ermenisi ağzıyla tekrarlanır: Laf dediğin lapa gibi deel, pilaf gibi tagne tagne olmalı, diye.
Belki de bizimkilerin vaktiyle Adapazarı Ermenilerinden öğrendikleri bir deyiştir. Konuşurken telaşımızdan laf laf üstüne bindirdiğimizi işitir işitmez, uyarı olarak bunu hatırlatırlardı:
– Tagne tagne, dediler mi anlardık. Söyleyeceğimizi tane tane söylememiz, doğru telaffuz etmemiz gerektiğini.
*
Söze, son zamanlarda beni çok tedirgin eden, eski ve kötü bir huyumdan başlayayım. Bana mahsus da değil. Hepimizin ortak bir kusurudur, diye biliyorum. Son zamanda etraftan kolay fark edilir oldu ki, kendi çocuklarımdan da ihtar almaya başladım.
Zaman!
İnsanın, çok değil birkaç büyük gerçeğinden biri. Ölüm gibi... Söz konusu canlı insansa eğer, ölüm gerçeği bile zamanın yanında sönük kalıyor.
Ayağım hâlâ yere ermedi, değil mi? Desenize bana Allah aşkına, Hakkı bu senin tarzın değil. Demek istediğini bildiğin, bizi de alıştırdığın gibi de, diye!..
Ayının kırk masalı var, derler; kırkı da ahlat üstüne. Benimki de öyledir aslında... Derdim gazetelerle. Böyle deyince akla gelen kişilerle, hadiselerle, meselelerle ilgili değil... Doğrudan gazetelerle. Basılı kağıt halindeki gazetelerle... Hani üç beş tanesinin sayfalarını çevirince, elinizi zifte bulaştırılmış gibi kapkara eden gazetelerle... Zaman gerçeği dedik ya az önce, zamanla inanamayacağınız ölçüde değişebilen, nitekim değişmiş olan gazetelerle...
*
Herkes unutmuş görünürken şu fark beni yormakta devam ediyor. Yarım yüzyıl önce evet, belki o kadar da değil... Türkiye’de gazeteler hafta içi günlerde altı sayfadan fazla çıkamazdı. Hafta sonu iki veya dört sayfalık bir pazar eki, belki... İzmit fabrikası eklerin kağıdını indirimli fiyatla da vermezdi. Kıvranırdık o 6 sayfanın içine her şeyi sığdıracağız, diye...
Bir gazeteyi, resmî ilan metinleri de dahil, satır satır okusanız bir saat yeterdi. Ve sanırım İstanbul’da yayımlanan gazetelerin sayısı da on kadardı. Altışar sayfadan 60 sayfa eder. Günümüzde tek başına Hürriyet çoğu gün, geçmiş dönem İstanbul gazetelerinin tamamına eşit sayfa sayısıyla çıkıyor.
Ve ben zavallı, 6 sayfayı taramaya yeter zaman zarfında, 60 sayfalık gazeteyi gözden geçireceğim diye paralanıyorum. 11/12 gazete oluyor masamda her sabah... Gözden geçirmeye, inanın 6 saat yetmiyor.
Muntazam uyuyan, gazeteler dışında kitaplar da okuyabilen, toplantılara zaman ayıran, tiyatro ve sinemalar yanında futbol karşılaşmalarını da takip eden ve her sabah gazetelerin tamamını sabır ve dikkatle okumadan eline kalem almayan adam... Hafta sonu evde çalıştığım günler, çocuklar halime acımakla kalmıyor... Günümü, zamanımı sağlıklı ve faydalı şekilde kullanayım diye beni adamakıllı zorluyorlar.
Zeynep kızım tutturdu:
– Üç gün yazan bir çok köşeyazarı var, sen de öyle yap, diyor. Altı gün yazacağım diye hırpalıyorsun kendini...
– Olur mu Zeynepciğim. Gazete de bana verdiği parayı 6 yazıdan 3 yazıya, yani yarı yarıya indirirse, ne yaparım?
– Yapmazlar öyle şey! (Beni kırmayacağını bilse, «Belki de memnun olurlar» diyecek.)
Kardeşim Işıl, Brigitte kızım, torunlarım.
– Ne oldu Boğaz yürüyüşleri, diye başımın etini yeseler de... Ne mümkün! Üç dört yıldır yürüyüş sporundan mahrumum.
*
Beni asıl yoran, işimi kendi istediğim gibi yapamayışım oluyor. Rakibiniz bütün gazete yorumcularını ve sohbet erbabının o günkü yazılarını okumadan kaleme davranmak, insanı nasıl rahatsız eder, anlatmakta güçlük çekerim.
Melek’in de yardımıyla kendi arşivimizi düzenli tutmaya çalışıyoruz. Zaman el vermiyor. Masalarımda (evde ve gazetede), yatağımın başucunda yığınla kitap beni bekliyor. Onlara gerekli zamanı ayıramayışım başlı başına bir mutsuzluk sebebi.
Çalışma saatleri dışında buluşmaya can attığım arkadaşlarımın sayısı yazık ki çok azaldı. Artık olmayışlarına üzülürken, inanır mısınız olsaydılar bu sefer de onlarla bir araya gelecek vakit bulamayacaktım, diye dertleniyorum.
– Ee bu yaşta sen de çalışmayıver, yaşıtların gibi otur oturduğun yerde! Her gün yazma, kanal kanal, konferans panel dolaşma, diyeceksiniz.
Çalışmadan yaşamama yetecek iradım yok benim. Emekli bahşişim, Gülseren Hanım’la oturduğumuz dairenin yönetim giderlerini karşılamıyordu. Yeter ve güvenilir gelirim olsa da, yayılıp oturamazdım. Onu da bilirim.
*
Ne anlamı var bütün bunları size anlatmamın? Son noktayı koymadan onu da söyleyeyim. «Vah zavallı, baksana pek perişanmış!» diye merhamet, himaye ve alaka dilenciliği edecek yapıda değilim. Bu anlamda beni bir tahkir edene de rastlamadım.
– Peki öyleyse niye karşımızda durup tazallüm-ü hâl ediyorsun («Hâlinden şikâyet edip sızlanıyorsun?») diye soracaksınız.
– Hayır hayır! Şefaat («Şuçumu bağışlayın») talebi değil bu. Size ben kendimi şikâyet ediyorum. Bir kötü huyumdan şekvâ’dır (şikâyettir) bu!
Zamanımı akıllıca değerlendirmeyi ben hâlâ beceremiyorum. İşte mesele bu!