Yangın değil iddianameydi

Ergenekon davası, kağıda dökülmüş mürekkep gibi kirlenen alanı hızla genişletiyor. Basın-yayın?da, sonucu merak edilen 29 Mart yerel seçimlerini gölgede bırakacak kadar ön plana çıktığı da bir gerçek.

Ergenekon davası, kağıda dökülmüş mürekkep gibi kirlenen alanı hızla genişletiyor. Basın-yayın’da, sonucu merak edilen 29 Mart yerel seçimlerini gölgede bırakacak kadar ön plana çıktığı da bir gerçek.
Benim gibi haber kanallarını gün boyu dinleyenlerden iseniz, dün günün büyükçe bir bölümünü (saat 12.00-16.00 arasını) Ergenekon davasının ek iddianamesine dair «son dakika» haberleri, yorumları ve mülakatlarını dinleyerek geçirdiniz demektir.
Ben CNN Türk (haberleri) ile gün boyu birlikte yaşıyorum. Dün öğle vakti «İkinci İddianame’nin biraz sonra açıklanacağı» haberi verildi. Bu arada ekranı kanalın üç muhabiri teslim aldılar: İhsan Yıldız, Hüseyin Yılmaz ve Ekrem Açıkel.
Gazeteci, hele hele muhabir gözünde atlatma haber, piyangodan çıkmış büyük ikramiye kadar heyecan vericidir. Yerlerinde duramıyorlardı. Haberi herkesten önce verdiklerini, çok önemli kişilerden ve olaylardan söz edeceklerini sık sık tekrarlıyor, nefes nefese, yüksek sesle konuşuyor, kısa fasılalarla sözü, biri diğerine bırakarak parça parça sürdürüyorlardı. Yaşlı bir gazeteciye geçmiş heyecanlarını hatırlatırken, bir yandan da «Artık biraz sakinleşsenize çocuklar!» dedirtecek bir telaş içindeydiler. O da heyecanlı idiyse de bunu belli etmeyen, DHA’dan onlara katılan ve bütün bu telaşa rağmen rahat anlaşılır biçimde konuşan Belma Altuncu’ydu.
Satır başları tertibinde not almayı denedim. Mümkün değildi. Oda orkestramızda şef enstrüman İhsan Yıldız, neredeyse en hızlıları. Arkadaşlarına sırayla söz verirken, takımın tanıtımını yapması ve bu başarının da altını çizmesi gerekiyor.
Derken yorumcu avukatlar, emekli savcılar da alındı «hızlı-haber-ekibi»ne. Ben haberin ucunu büsbütün kaçırınca, «Yarın gazetelerde okurum» kararına varıp peşini bıraktım. (Şu saatlerde sizin de aynı şeyi yaptığınızı tahmin ediyorum.)
Merkezde yayını Rıdvan Akar takip ediyor; hadise yerindeki arkadaşlarının telaşına inat, o değişmez dinginliğiyle. Onun danışmanı Mete Göktürk’ün dediklerini ben de dinledim. Cidden aydınlatıcı bilgiler ve uyarılardı. Bu davayı anlamlandırma, değerlendirme tavrına bütünüyle katılıyorum.
İhlalcilerin tercih ve teşebbüsleriyle değil; Cumhuriyet tarihimizde hukuk ilkeleri uyarınca ve Yargı kararıyla açılmış bir ilk davadır bu. Yargılananlar, silahlı örgüt kurarak, Anayasa’yı ihlal, Meclis’i ve Hükûmet’i bertaraf ederek demokrasiye son vermek üzere harekete geçmekle suçlanan sanıklardır. Yenilik bu!
Demokrasimizin, neredeyse yarım yüzyıldır açılmasını beklediği tarihî bir dava, diyebiliriz.
Not. Bir habercilik merakı olarak sormak istediğim bir husus da şu:
– İddianame açıklandıktan sonra, içeriğinin seyirciye anlatılması için en uygun yer ilgili mahkemenin önü ve kişiler de, görevi iddianame metnini bir an önce elde etmek olan muhabirler midir? Uzmanların da katılımıyla metnin merkezde masaya yatırılması daha doğru olmaz mıydı? Bu haber seyirciye, yangın veya maç takibinden, yayınından farklı bir yöntemle daha iyi aktarılırmış gibi geldi bana.

Güney Amerika: Cartoneralar
Benim yatmadan önce kapımın önüne bıraktığım okunmuş gazeteler, kapıcılardan büyük itibar görürdü eskiden. Son yıllarda bu ilgi nedense çok azaldı. İade kağıt fiyatı çok düşmüş olmalı, diyorum.
Kağıt hamuruna dönüştürmek üzere gazeteler, dergiler, paket kağıtları atılsın diye kaldırımlara konulmuş büyük çöp kutuları da görünmez oldu.
Radikal’deki bir haberden dün öğrendik ki, Güney Amerika’nın hemen bütün ülkelerinde, sokaklardan kağıt toplayanların kurduğu yayınevleri pıtrak gibi çoğalmış. İlk şirket Eloisa Cartonera adıyla Arjantin’de kurulmuş. Cartonero «kağıt toplayıcı» demekmiş. Bu ad diğer ülkelerde de böylece kullanılıyor.
AFP’nin haberi yeterince açık değil. Bence kullanılmış kağıtları vererek, fabrikadan yeni baskı kağıdı almaya dayanan bir düzenlemedir bu.
Bizde niye olmasın?

  • Galatasaray’daki tarihî Rus lokantası Rejans’ın mülk sahibi, orada bir sağlık merkezi kurmak üzere tahliye davası açmıştı. Kaybetmiş. Kayba üzülmek gerekse de, ben ayıbı göze alarak sevindiğimi söylüyorum.
    Atatürk de gidermiş Rejans’a. Biz o yıllara yetişemedik. Ama benim bile çok hatıram var; eski dostlar mabedi gibi bir yerdi benim için de Rejans. Yanılmıyorsam 1956’da ilkin Adnan Benk ve Zihni Küçümen’le gitmiştik; en son, geçenlerde Perihan Mağden ve Orhan Pamuk’la.
    Gene giderim. Ve dava haberini bana da yazıyla bildirenlere teşekkür ederim.
  • Okurum Erol Köroğlu, ki CNN Türk’teki sohbet programlarından birinde huzurunuza birlikte çıkmıştık, aslında Ko-Medya başlığı altında verilecek bir uyarıda bulunuyor: «Gündüz Vassaf, Darwin tartışması üzerine bir metin yazmış değil. Boğaziçi’ndeki 244 hocanın imzaladığı bir metni (En başa bir not düşmeden) yayımlamış köşesinde. Üzücü olan, bu bildirinin Radikal’de değil de, haftada bir yazan Vassaf’ın köşesinde yayımlanmış olması.»

Dil Yâresi

  • Öteden beri kulağımı tırmalayan bir yanlış telaffuzdur. Ergenekon davası konuşulurken daha sık işitiyorum.
    İddia Arapça dava’dan gelmedir; iddianame de dava’dan türetilmiş bir kelime (Nâme’si Farsça’dır).
    İddianame (İkinci «a» uzun), «Savcının, soruşturma sonunda tutuklu hakkındaki suçlamalarını bildirmek üzere mahkemeye sunduğu yazı»nın adıdır.
    Beni çok rahatsız edegelen yanlış telaffuza gelince: iddia’da olduğu gibi iddianame’de de iki «i» arasındaki çift harf «t» değil «d»dir. Yani kelimeleri ittia ve ittianame diye yazmak ve söylemek yanlış!