Yayımcılıkta devrim öncesi

Habercisi, yorumcusu, yayımcısı dahil bugünlerde bizim sektör topluca eleştiriliyor. Doğru ve faydalı olan da budur. Hekim dediğiniz sağlıklı olmak gerek.

Habercisi, yorumcusu, yayımcısı dahil bugünlerde bizim sektör topluca eleştiriliyor. Doğru ve faydalı olan da budur. Hekim dediğiniz sağlıklı olmak gerek.
Daha önce işitmemiştim, bir dost meclisinde kulağıma çalındı: Elin noksanını gözeten adam / Kendi eylediği noksanı bilmez, denirmiş meğer. Bir mesel ki, hangi gazeteci giyinse hokka gibi üstüne oturur.
Evet efendim!
Meslekte eskiler yenileri beğenmez ya, günümüzde yeniler de eskileri beğenmiyor. İki taraf da birbirine haksızlık ediyor, diyebilirsiniz. Gelin görün ki bana bütün taraflar haklıymış gibi geliyor.
Sabah’tan ve bu vesileyle galiba yöneticilikten de ayrılan Ergun Babahan yeni gazetesinde söze:
– «Mesleği dışarıdan değerlendirme fırsatını buldum», diye girmiş; «tablo iç açıcı değil» diye devam ediyor: «Tek bir gazete 20-25 farklı isimle çıkıyor gibi. Neredeyse aynı mizanpaj, aynı haber, üç aşağı beş yukarı aynı fotoğraf. (...) Yaratıcılık, özel işlenmiş haber ve özellikle insan unsuru sürgün edilmiş.» Daha sonra demokrasi, hukuk, farklılıkların zenginliği konularına geçiyor (Star, 3 haziran).
Serdar Turgut meseleyi daha derinden ve dünya çapında ele almış. Haberlerin «muazzam bir yük» haline gelişi üzerinde duruyor. 2016’da internet ortamında yer alacak bilgi bugünkünün 3 milyon misli olabilir, diyor. Anketler okurun, dinleyicinin, seyircinin verilen haberlerin içinden çıkamadığını gösteriyor. Netice: haberin geldiği gibi hammadde halinde değil, tüketecek olana işlenmiş olarak sunulmasına ihtiyaç var. Time, Newsweek, The Economist, Wall Street Journal bu norma geçtiler bile. Zengin, gereğince işlenmiş haber malzemesinin iyi yazarlar marifetiyle son şeklini alması gerekecek, diyor (Akşam, 2 haziran), ki ben de bu dileğine iki kelimeyle katılırım: Canıma minnet!
*
Çünkü bence de basın-yayın dünyasının gelip tıkandığı ölü nokta budur.
Okur (dedikçe, peşinde «dinleyici»nin ve «seyirci»nin de bulunduğunu unutmayın lütfen!) malzemesi iyi seçilmiş, zaman fukarası olduğu ve biraz da «eğlenerek öğrenme» ihtiyacı bulunduğu dikkate alınarak ustalıkla hazırlanmış haber ve yorum bekliyor. Ve beklediğini, gazetelerin-radyoların-televizyonların duralamasından da besbelli ki, bulamıyor.
Kağıt, ses ve görüntü aracılığıyla yayımcılığın bir vazgeçilmezini de müsaadenizle ben ekleyeyim: dillerin de geçmişe nispetle daha çok himmete (gayrete, özene) ihtiyacı var.

Eksik haber tehlikelidir
Türkiye’nin gündeminde ikametini devam ettiren, görülmedik cinayet haberleri var. Annesini gırtlağını keserek öldüren üniversite öğrencisi kız (Başak Aydıntuğ); sevgilisini doğrayıp paketledikten sonra çöp konteynırına atan genç (Cem Garipoğlu); aile iş ortaklığındaki bir anlaşmazlık yüzünden annesi, babası, kardeşleri ve yeğenleri dahil 8 yakın akrabasını saatler boyu bekleyip, tabancayla tek tek vurarak öldürdüğü haberi dün manşetlerde yer alan (Murat Yüksel)...
Bunları okuyoruz. İster istemez bir süre düşünüyor, birileri varsa yakınımızda onlarla da konuşuyoruz, üzülüp dertleniyoruz... Hepsi tamam da, «Ülkemizde (Dünyamızda da diyebiliriz) ve yakınlar arasında işlenen cinayet suçları niçin bu kadar arttı, niye böyle akıl almaz biçimlerde çeşitlendi?» gibi aklımızı zorlayan sualleri cevaplandırmaktan âciz kalıyoruz?
Ötegeçede benim de bugün aralarına katıldığım meslektaşlarımızın sözünü ettiği başlıca bir şikâyet de budur işte. İletişim araçları, bu demektir ki bizim haber ve bilgi kaynaklarımız görevlerini yerine getiremiyor, haberlerin ve yorumların hakkı görevlilerce ve yeterince verilemiyor. Bırakın yapılmış yorumların doğruluğunu, biz okurlar (vd’leri) haberlerin aslını ve ayrıntılarını bile doğru dürüst öğrenemiyoruz.
Eksik haber, yanlış yorum ve zararlı etkiler polis-adliye haberleriyle sınırlı değil ki! Biz bu çok tehlikeli noksan ile her alanda ve her gün iç içe yaşıyoruz.

Dil Yâresi
* Anadolu Ajansı’nın bir haberiydi. Bir tür uyarı da denebilir:
– Evde televizyonunuzu sürekli açık bırakmak, çocukların dil ve zekâ gelişimine zarar veriyor.
Vaşington Üniversitesi’nde yapılmış bir araştırmanın sonucu bu. İki aylık ila dört yaş arası 329 çocuğu, aralıklarla da olsa iki yıl boyunca gözlemlemişler; açık bırakılan televizyondan gelen sesleri de kaydederek. Bunlara eklenen malzeme çocukların ve bakıcılarının konuşmaları.
Anladığıma göre çocuk, evdeki konuşmaları değil de sadece televizyon dinliyorsa, saat başına işittiği kelime sayısı ve çeşidi  azalıyormuş. Buradan, televizyondan gelen seslerin dil gelişiminde geri kalmaya yol açtığı sonucuna varmışlar.
Keşke biraz daha açıklansaydı. Benim de altına mührümü basacağım dil konusundaki zarar, telaffuz yanlışlıklarına da sebep olmasıdır. Örnek olarak dünkü bir notumu aktarayım size.
CNN Türk’te dün Ayşenur Arslan’la konuşan Şaban Sevinç mesela. Eski gazetecilerden. RTÜK’te CHP kontenjanından üyeydi. Usul gereği kura ile görevi sona erdi. (Şekle ait bir itirazı var.)
Diyeceğim, dün Şaban Sevinç şikâyet kelimesini değişik telaffuz edermiş gibi geldi bana. Aynı rahatsızlığı daha sonra reklam kelimesini kullandığında da hissettim.
Israrla ve dikkatle dinledim söylediklerini. Yanıldıysam düzeltir, özür dilerim. Zannediyorum ki şikâyet ve reklam kelimelerindeki «a»yı kalın telaffuz ediyor. İmlada şikâyet’in «â»sını şapkalı, ama yabancı dilden gelme reklam’ınkiniyse şapkasız  yazıyoruz, ama ikisini de ince «a» olarak söylememiz gerekiyor.
Miniklerin kulağında da yanlış yer edebilir, demek istediğimi bilmem anlatabildim mi?