Yazılı olmayan kuralların insan ilişkilerinde de önemli yeri var

Bir toplumun hamuru insan ilişkilerinden oluşuyor. İnsan evladının gelişme sürecinin gerçekleştiği alan da öyle: anababa-çocuklar, hoca-talebe, usta-çırak, kadın-erkek... arası ilişkiler.

Bir toplumun hamuru insan ilişkilerinden oluşuyor. İnsan evladının gelişme sürecinin gerçekleştiği alan da öyle: anababa-çocuklar, hoca-talebe, usta-çırak, kadın-erkek... arası ilişkiler.
Toplumları birbirinden ayıran, birini alıp çok ilerilere götürürken, öbürünü ilkellik iklimi diyebileceğimiz düzeylerde bırakan da bu iletişim farklılıklarıymış gibi geliyor bana.
Böyle yukarıdan alarak pazar sohbeti mi olur! Ayağımızı yere basarak devam edelim.
Yabancı yazarların kaleminden çıkmış romanlarda hep dikkatimi çeker. Aralarında büyük yaş farkı bulunan insanlar arası ilişkiler, bizim buradakilere benzemez. Oralarda yaş farkının etkisi çok azalıyormuş izlenimini alırım.
Larousse 1852'de kurulmuş bir yayıneviydi. Patronları ve çalışanlarıyla tanıştığımızda, 114 yıllık bir şirketti. Orada da, bize pek benzemeyen işyeri ilişkileri dikkatimi çekmişti.
Şirketin ortağı beş ailenin temsilcileri vardı yönetimde. Telif ve yayın işlerinden de sorumlu olan Etienne Gillon baş patrondu, diyebilirim. Onunla başladık müzakerelere. Eşiyle Türkiye'ye geldi. Günlerce birlikte olduk. Falih Rıfkı'lı, Nadir Nadi'li, Nihat Erim'li, Şükrü ve Cihat Baban'lı sofralarda sohbetler ettik. Paris'e her gittiğimde o da beni bir yerlerde ağırlamaktan geri kalmadı. Binicilik ve sualtı avcılık merakı ortak sohbet konularımızdan biriydi. Hafta sonları uçakla gittiği İngiltere'de katıldığı sürek avlarını anlatırdı uzun uzun...
Birçok ahbabım oldu Larousse müessesesinde. Gelenler gidenler. Benim için fark, bu tarihî işyerinde çalışanlar arasındaki ilişkilerdi.
Bir süre sonra patronlar, beni de aileden biri saydıklarını bana, cömertçe belli ettiler. Eşe dosta, Mösyö La Türki (Monsieur la Turquie) diye tanıtılır olmuştum. Böyle çok mösyö vardı: Kanada, İspanya, Lübnan, Japonya, Hollanda, İtalya, Yunanistan mösyöleri. (Bu sonuncuyla elbette ayrıca dost olduk.)
Çalışanlarıyla da ilişkileri harikulâdeydi. Hele çalışanların müesseseden memnuniyeti, patronlarla ilişkileri, hemen fark edilen güven duyguları...
*
Ben yayınevlerinden söz ediyorum. Siz devlet memuru, şirket, üniversite, parti mensubu olabilirsiniz. İnsanlar arası ilişkiler bakımından sizinle benim meselelerimiz arasında büyük bir fark olamaz. Fark toplumlar arasındadır, ben de onu anlatmaya çalışıyorum.
Türkiye'nin bazı büyük patronlarını tanıdım. Vehbi Koç, Kâzım Taşkent, Nejat Eczacıbaşı gibi, fazla uzatmayayım. Mesleğimde Ekrem Reşit Rey, Cihat Baban, Bahadır Dülger, Safa Kılıçlıoğlu, Aydın Doğan patronlarım oldu.
Doğrusu hepsinden iltifat ve itibar gördüm. Ama ne yazık ki bu, insanlar arası ilişkiler bizim işyerlerimizde de durmuş oturmuş ve belli bir kıvama ermiş demek değildi; sıcakkanlılık ve misafirperverlik gibi millî hasletlerimize, usta-çırak, hoca-talebe ve lonca geleneklerimize rağmen, bu konuda hâlâ gerikalmışlık aşamasındayız.
Biz hukuk öğrencilerine İngiliz demokrasisinin, yazılı olmayan hukuk anlayışını ve geleneğini anlata anlata bitiremezler. Bildiğiniz gibi biz hâlâ, yazılı hukuk kurallarını günlük hayatta geçerli ve etkili kılamamaktan şikâyetçiyiz.
Oysa tıpkı yazılı olmayan kanunlar gibi, yazılı olmayan kurallar da insan ilişkilerinin vazgeçilmezlerindendir.
Evde insana, çocuğu daha doğrusu, akşam işinden dönen babanın nasıl karşılanacağını öğretirler. tek kelime söylemeden. Eve yabancı ve önemli misafirler geldiğinde onların nasıl ağırlanacağını da, öğle fark etmeden öğretirler ki size, aldanıp bütün bunları fitreten bildiğinizi sanabilirsiniz.
Halam bana «Bir baba, çocuklarım yesin diye getirdiği şeyi onların koşup elinden almasından hoşlanır» derdi. «Elimde taşınacak bir şey yoktu. Kapıyı açmamla oğlanı karşımda bulmam bir oldu, hoşuma gitti» diyordu baban, diye anlatırdı.
Muallim odasında bir gün, Kabataş'ta, edebiyat hocamız Hıfzı Tevfik Gönensay (ki Allah için bir görgü âbidesiydi) cebinden sigara paketini çıkardı. Bana baktı ve sordu:
– Kibritin yok mu?
– Yok maalesef hocam, dedim. Malum, okulda sigara içmek yasak. Ben de içmiyorum zaten.
– Olabilir, dedi Hocam; bu, cebinde bir kutu kibrit bulundurmana engel değil ki! Soran olursa, bir hanım veya bir büyüğüm sigara çıkarırsa cebinden, koşup yakmak için yanımda taşıyorum, dersin. Seni anlarlar.
Meslekte, Cihat Baban'ın zarif uyarısını, tipik bir örnek diye hep anlatırım. İstanbul'un otomobilini kendi kullanan hanımlarıyla bir dizi mülakat yapacaktım. Foto muhabiri arkadaşımla yola çıkarken, arkamızdan seslendi:
– Hakkı, ara sıra sen de görün fotoğraflarda, hep uzak durma!
*
Ben ana-babalardan, hocalardan, ustalardan ümidimi kestim. Radyoculuğum sırasında, işte bu iletişim aracı dilimiz konusunda bir akademi kadar etkili olabilir, hayalini kurmuştum. Olamadı.
Televizyonun görsellik imkânı daha da kapsamlı bir fırsattı. Dil dışında, oturup kalkmaktan giyim kuşama ve insan ilişkilerinin her çeşidine kadar bütün konularda bir görgü akademisinin yerini tutabilir, diye pek heveslenmiştim.
Hevesim kursağımda... kalmak üzere diyeceğim de, beni fazla karamsar bulmanızdan çekiniyorum.