Yazmaktansa okumak, derim

Sait Faik'in belki de en çok tekrarlanan sözüdür. Hatırda kalmayacak gibi değil.

Sait Faik’in belki de en çok tekrarlanan sözüdür. Hatırda kalmayacak gibi değil. Birkaç gün önce Doğan Hızlan Hürriyet’teki yazısını Abasıyanık’ın o sözleriyle bağlamıştı:
«Söz vermiştim kendi kendime: yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka neydi? Burada namuslu insanlar arasında sâkin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım, koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.» (Haritada bir nokta hikâyesinin son paragrafı.)
Önce bir hüsranımı söyleyeyim. Elli yaşıma bastığımda Babıâli ile helalleşip Çatalca’da bir çiftliğe sığınmıştım. Otuz küsur yıl önce... Çiftlik işleri yoluna girince emeklilik hayatım başlayacaktı. Ve ben, vaktiyle okuduğum, tadına doyamadığım kitaplarla odamda yeniden halvet olacaktım. Bu ikinci turun ilk kitapları arasında Sait’in hikâyeleri de bulunacaktı. Okumaya henüz zaman bulamadığım yerli, yabancı- pek çok yeni yazar vardı. Sonra sıra onların eserlerine gelecekti.
Emeklilik yılları hayallerimden biriydi bu. Derdimin niye depreştiğini de söyleyeyim. Orhan Pamuk’un son kitabı Manzaradan Parçalar başucumda; acele etmeden Orhan’la sohbet edercesine tadını çıkara çıkara okuyorum.
– Gayret ettim, okumaya çalıştım, yarı yolda nefesim kısıldı, diye eski deyişle- «izhâr-ı acz eden» okurları vardır Orhan Pamuk’un. Onlara:
– Siz romanın neresindesiniz, kimlerin hangi eserlerine kadar gelmiştiniz acaba, diye sormayı severim. Öyle ya, mesela Balzac’ta kalmış olabilirsiniz.
Yeni kitabında Orhan Pamuk, bir şekilde kendini de anlatıyor bize. Bana dert yananlara, Manzaradan Parçalar’da Orhan’ın Dostoyevski’den ve ayrı ayrı eserlerinden söz ettiği sayfaları okumalarını tavsiye ederim. 18-20 yaşlarında ve sonra bugün yani otuz küsur yıl sonra- tekrar okuduğu Dostoyevski’lerden etkilenme farkları üzerinde duruyor.
– Orhan romanları için eline kalemi almadan, romanın ne idüğü üzerinde çalışmış, adamakıllı bilgi sahibi olduktan sonra yola çıkmış çok nadir romancılarımızdan biridir, derken neyi kastettiğimi, Orhan-Dostoyevski ilişkisinde apaçık görebilirsiniz. Arada roman anlayışınız da gelişmiş ve zenginleşmiş olur, tavsiye ederim.
*
Ben çiftliği batırdım, biliyorsunuz. Böylece emeklilik hayallerim de suya düştü. Kürkçü dükkânına bir kere daha döndüm. Keyfimce okuyamamak bir yana Sait’e inat edermiş gibi, her gün ipe sapa gelmez bir şeyler yazacağım derken öleceğim, şimdi de bundan korkuyorum.
Nankörlük olmasın, söylemek gibi yazabilmek de güzeldir. Ama bu yaşta bana sorarsanız, mümkün olsa sevdiklerimin anlattıklarını dinlemeyi, yazdıklarını okumayı, her gün bir şeyler yazmaya hiç duraksamadan tercih ederdim.

Siyasetle dilimiz uzun bizim
Belki siz de fark ediyorsunuzdur, siyasetten sıtkımın büsbütün sıyrıldığını. Yeni bir şey bulmuş, adeta keşfetmişim gibi zihnimde bir aynı cümle oraya çakılmışçasına duruyor; ve beni huzursuz kılacak kadar tedirgin ediyor.
«Bir memlekette demokrasinin bütün gerekleriyle yerleşmesinin başta gelen şartı, ama öyle böyle değil olmazsa olmaz şartı, siyasetin belli bir seviyenin altına düşmemesidir.»
Ekonomide krizleri aşmaktan, üretimde, imarda mucizeler yaratmaktan, dış siyasette bir dünya devleti mertebesine erişmekten daha önemli olan şart, seviyeli bir siyasettir.
Şu günlerde bu lâzım şartı bütün ağırlığıyla hissederken, ne yazık ki tam aksini yaşıyoruz. Hızla ve ısrarla seviye kaybeden siyaset dilimizi ve tarzımızı belli bir çizginin üzerine çok yazık amma, çıkaramıyoruz.
– Siz onu bize yutturamazsınız, dediğini okuyorum başbakanımızın; inanın yüreğimin yağı eriyor -bu alanda çok şey görmüş, geçirmiş bir nesilden olduğum halde- cesaretimi kaybediyorum.
Siyaset yapmayın, gerekse bile sakın ağır konuşmayın, demek de değil bu! Her şeyi evet söyleyin, ama ağır olduğu nispette dikkatle, tartarak söyleyin, uyarısıdır. Siyaset dediğimiz partiler ve siyasetçiler arası ilişkide marifet devam edebilmektir; icabında gerilse de ipi koparmamaktır.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Sedat Kayaoğlu)

Yazılı ve görsel basında hemen her gün rastladığım bir yanlışa dikkatinizi çekmek istiyorum. Öğrendiğimiz kadarıyla sayılar doğrudan rakamlarla yazılır. 1 500 diyelim. Basında bu BİN 500 veya 1000 beşyüz diye, yarısı sayı, yarısı rakam olarak da yazılabiliyor. Biz de % işareti yerine «yüzde» yazılmasını anlamıyorum.
– Sayıların yazımında 5 ana kural var.
1. Mektup, anlatı türü yazılarda kesinliği söz konusu olmayan sayılar harflerle yazılır: «İki yıldır Amerika’daydı», «Belki kırk kere söyledim», «Yirmisine gelmedi daha» gibi.
2. Bilimsel ve resmî yazılarda, kesinlik aranan konularda rakamlar tercih edilir: «Türkiye’nin yüzölçümü 780.576 km2’dir» gibi.
3. Çok sıfırlı sayıların ana sayından sonraki basamakları yazı ile gösterilebilir: «400 milyon, 7 milyar» gibi.
4. Yazıya dökülmüş sayıların her rakamı ve basamağı ayrı yazılır: «Üç yüz yirmi dört, dört milyon yedi yüz seksen bin dört yüz on sekiz» gibi.
5. Ancak senet makbuz gibi belgelerde sayıların rakamlar yanında yazı ile de yazılması gerekir. Bu durumda sonradan rakamda bir değişiklik yapılmasını önlemek için tamamı aralıksız yazılır: «Dörtmilyonyediyüzseksenbindörtyüzonsekiz» gibi.