Yedi sağırlar, birbirini ağırlar

Yıllarca her gün gördüm Le Monde'u. Haydi Fransızca açısından her hatayı fark edemezdim, diyelim. İmla hatası hiç mi yok diye de bakar, hatta arar ve bir hatalarını bulamazdım.

Yıllarca her gün gördüm Le Monde’u. Haydi Fransızca açısından her hatayı fark edemezdim, diyelim. İmla hatası hiç mi yok diye de bakar, hatta arar ve bir hatalarını bulamazdım. Köşekadısı geleneği yoktur Le Monde’da. Muhabirleri bir tabipler toplantısını bile kolay anlaşılır ve zevkle okunacak tarzda yazarlar. Büyük röportaj yazarları vardır. Bir de sanırım günü gününe haber ve yorum sorumluluğu olmayan, bu mesleğin asıl ustaları. Serbest muhabirler mi denir, yoksa bağımsız yazarlar mı? Öyle bir çalışma teklifi alır mıyım diye hep beklemişimdir.
İç düzenlerini ayrıntılarıyla bilmesemde, sıradan okur sıfatımla şöyle tahmin ederdim.
Belli bir olgunluğa erişmiş gazeteciden («hadiseyi, meseleyi haberleştiren yazar»dan) istenen şöyle ifade edilir, olmalıdır:
– Senden günü gününe haberdi, yorumdu diye bir istediğimiz yok. Kişi olarak bağımsız, konu olarak tamamen serbestsin. Öğrenmek ihtiyacı duyup araştırdığın herhangi bir konuyu, başkalarına da anlatmadan edemeyecek durumda hissettiğin zaman kendini, kaleme davran! Getir yazdığını kullanalım. Konu birinci sayfadan girilecek önemdeyse yazı işlerini haberdar etmen iyi olur. Yazı gelmeden yeri hazırlanmış olur böylece.
Böyle çok güzel yazılar, haberler, mülakatlar, araştırmalar okurdum Le Monde’da. Çok beğendiklerimi özetleyerek kendi okurlarıma da anlatırdım. Bizde iş o kıvama hiç gelmedi demektir. Olsa fark ederdim. Oldu diyen varsa, beni de bilgilendirmelerini rica ederim.
*
Bugün yazıya davrandığımda onu sordum kendime:
– Bağımsız yazar olsaydın, bugünlerde ele almayı düşüneceğin ilk konu ne olurdu?
Biri zihnimde hazırmış. Başlığı da öyle: «Yedi sağırlar, birbirini ağırlar» diye girerdim lafa.
Gidip, tecrübeli Ankara gazetecilerine danışarak bir konuda bilgi edinmeye çalışırdım: mevcut (yani Meclis’te temsilcisi bulunan) partilerimizin liderleri, duygularını ciddiye alıp sahiplenerek birbirlerinden sahiden nefret mi etmektedirler?
Dostluktan anladıkları nedir?
Yüksek sesle laf ettiklerinde, birbirinden nefret eder görünüyorlar. Arada bir telefonla olsun dostça da konuşurlar mı? Bunlar sonradan, gruplarda kendi ağızlarından çıkanları da ti’ye alacak kadar içten konuşmalar mıdır?
Benim İstanbul’dan bakınca görebildiğim, siyaset dünyası için de olağanüstü tuhaf sayılacak manzara şudur:
– Liderlerimizin benzer düşüncelere sahip oldukları bir konu kesinlikle yok galiba. Bildiğiniz varsa, bana da söyler misiniz?
– Aralarında aynı yüksek öğrenim kurumundan mezun olmuşlar var mı? Eşleri arkadaş olanlar? Aynı tür müzik seven, aynı yazarın eserlerini okuyan, aynı lokantada yemek yiyen?.. Aynı futbol takımını tutan? Ortak dostları, arkadaşları da mı yoktur?
– Sokakta birbirine rastlarlarsa selamlaşırlar mı?
– Ooo! O kadar da değil artık!
– Demek oraya kadarı doğru.
*
Çok tuhaf, değil mi size göre de? Siyaset, ekonomi, kültür gibi meselelerde birbirinden, düşmanlık derecesinde farklı düşündüklerini biliyoruz.
Ben bulamıyorum, siz söyleyebilir misiniz? Tayyip, Deniz, Devlet ve Ahmet beyler arasında, mesela imambayıldı seven iki kişi... Durun pilav, kuru fasulye, tarhana çorbası filan diyelim, ki yeni bir anlaşmazlığa çanak tutmuş olmayalım; ortak bir ilgileri, sevgileri, eğilimleri, zevkleri?..
Hayır! Bu dörtlüyle biz hiçbir meselemizi çözemeyiz. Bırakın meseleyi, çözün şu bağlanmış bohçayı desek, bu zevat-ı kiram üstüne dört düğüm daha atarlar. 

Biz bu dayağa karşıyız!
Siyasetçi, milletimle hemhal oluyorum, diye övünür. Ben de, bakın neyle övünüyorum. Dizilerden seçtiklerim oluyor. Reyting listelerinde, seyircilerle aynı zevki paylaştığımızı görünce, bu gazeteci için hasletlerin en güzelidir diye ben de pekâlâ şişiniyorum.
Hanımın Çiftliği dizisi hâlihazırdaki gözdelerimden biri (Kanal D): Mehmet Aslantuğ ile Özgü Namal dost olarak çok sevdiğim iki büyük oyuncu. Biri taşra eşrafı Muzaffer Bey (Ağa), diğeri «Anadolu kadını» diye ayrı bir yere koyduğum sevimli ve sevdikleri için canını verecek yiğit Güllü kız rolünde mükemmel. Caner Cindoruk yağız Adana delikanlısı Kemal. (Adana İkinci Ortaokulu’ndan mezunum, sıcakkanlı Adanalıyı iyi bilirim.)
Damdan düşercesine söyleyeceğim. Babası ile ağabeyinin Güllü’yü, babanın Güllü’nün anacağını da (Bırakın «kadına şiddet» lafını filan, yerli deyişle) eşek sudan gelinceye kadar, aynı bir sebeple ama defalarca dövmesini ben de «çok çirkin» buluyorum.
Yayın konusu oldu. Adana valisinin, belediye başkanının, gazetecilerinin ve şehirlinin de dayağın canhıraş görüntüsünden ve çirkin küfürlerden çok şikâyetçi olduklarını okudum. «Şehre ve şehirliye haksızlık! Bizde kadına böyle muamele edilmez» diyorlar. Yapımcılar gerçekleri yansıtma teranesinde.
Ben de estetik açıdan dayak sahnelerini «iğrenç» diyecek kadar itici ve gereksiz buluyorum. Görüntü pekâlâ «stilize» edilebilir. Dayağın şiddetini seyirci, bıraktığı izlerden de anlar. Kadınları yerden yere vurmak, böğürlerini, karınlarını tekmelemek gerekli değil; hele marifet hiç değil.
Yok yere keyif kaçırmayın!

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Hasan Özsan)
* ATV’de Müge Anlı’nın sabah programı (6 ekim). Yasemin adlı bir kız çocuğundan söz ediliyor. Altta bir yazı: «Yasemin’in fabrikada isminin çıktığı adam ile şu anda birlikte kaçtığı söylenen Adem aynı kişi mi?»
Ben deyimi «adı çıkmak» diye biliyorum; daha önce ismi çıktı diyene rastlamamıştım.
– Haklısınız. İsmi çıkmak, diye bir deyimi ben de bilmiyorum.
Oysa adı çıkmak veya adı kötüye çıkmak diye deyimler var. Böyle başlayan başka deyimler de var: «İnsan şöyle veya böyle tanınmaya görsün, hakkındaki kanaat kolay kolay değişmez» anlamında Adı çıkmış dokuza, inmez sekize de, denir.
Deyimler dilinde ve bu anlamda kullanılan kelime isim değil, daima ad’dır.