Yeni kabine ve İstanbul şehri

Desem ki üç çeyrek asırdır ben, bu memleketin en büyük şehrinde yaşıyorum. Ömrüm boyunca demedim, yaşadığımın bilincinde olduğum yıllardan söz ediyorum.

Desem ki üç çeyrek asırdır ben, bu memleketin en büyük şehrinde yaşıyorum. Ömrüm boyunca demedim, yaşadığımın bilincinde olduğum yıllardan söz ediyorum.
Eskişehir’de, İzmir’de, Denizli’de, Bursa’da, Ankara’da, Samsun’da geçen ilk çocukluğumun ve bir kısmı İstanbul’da yaşanmış bebekliğimin hikâyesi ayrı. Bir kısmı da, yakınlarımın anlattıklarından oluşan hatıralar.
Amcamın kızları Gülçin, Ayten ve ben, trenden inip bindiğimiz bir taksinin içinde (yıl 1938) bu efsane şehre nasıl böcül böcül baktığımızı hiç unutmadım. Üsküdar-Bağlarbaşı’n-dan Hakkı Bey’in torunlarıyız biz. O kadar çok İstanbul lafı dinlemişiz ki, bu şehre karşı bıkkınlık veya hayranlık, hatta yeniden kavuşmuşluk duyguları beslesek, yadırganmaz.
Ama biz şaşkınlık duyuyoruz.
Bilmem inanır mısınız, benim şaşkınlığım bugün bile devam ediyor. Evet, yetmiş bir yıl sonra...
İstanbul değişiyor.
Çeşitli evlerimizden, haydi semtlerden diyelim, İstanbul’a bakardım. Şehzadebaşı Camii, Akıntıburnu’ndan Boğaz, Gedikpaşa yolundan Çemberlitaş, Beşiktaş’ta Akaretler yokuşu, Ihlamur Köşkü, Ortaköy’ün yakın komşu mabetleri: cami, kilise ve havra. Anadolu yakasında Kızıltoprak, beni kıyıda bekleyen sandalıma ulaştıran Rüştiye Sokağı. Şişli’de İstiklal Caddesi’ni tahtından indirmeye davranmış Halaskârgazi Caddesi. Cağaloğlu-Çatalçeşme sokağı. Yeşilköy’de Ahmet İhsan Bey köşkü.
Şehir içinde 30 yıl sürmüş kira evleri yolculuğu. 1968’den bu yana İstanbul’un ekleme semtleri: Levent, Etiler... Yapı Kredi’nin dört-beş katlı kulesi yanımızda heyula gibi dikildi, derken... Şimdi pencereden bakınca gökyüzünü göremiyorum: aramızda Sabancı blokları ile Safir adlı sonu gelmez gökdelen inşaatı var. (Bağışlayın! Doğan Holding çalışanı olarak tower demem gerekirdi değil mi?)
*
Ekranlarda yan yana gelmiş, biri saadetini, öbürü hayal kırıklığını örtbas etmeye çalışan, ikisi-bir-yerde bakanlar görmekten bıktım usandım. İstanbul’un yeni binaları gibi pek azı bana tanıdık gelir.
Bana «Haydi birini de sen değiştir deseler Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’i gösterirdim. «A»sının hakkını veremeden «kerih» sesiyle «tarih» diyen Millî Eğitim Bakanını.
Yerine kimi getirmişler, diye de merak ettim. Birini daha deseniz göstereceğim hanım-bakan Nimet Çubukçu’yu Millî Eğitim Bakanlığı’na getirmişler. Neden acaba, diyecektim ki, cumartesi Milliyet’teki yazısıyla Abbas Güçlü tenvir etti («aydınlattı») bendenizi: Bu hanımın bir niteliği de Emine Hanımefendi’nin yakın arkadaşı olmasıymış.

Ben de Özden Toker’e sordum
Prof. Sabri Sayarı bir konuda uyardı beni. Sabancı Üniversitesi’ndendir, bilirsiniz.
– «30 nisan günkü yazınızda, İnönü-Fevzi Çakmak ilişkisinden bahsederken <Cumhurbaşkanı seçilen İnönü’yü, makam arabasıyla evinden alıp Meclis’e getirmesinin bir anlamı da buydu> diye yazmışsınız. Oysa İnönü’yü o tarihî günde evinden alıp Meclis’e getiren, Atatürk’ün vefatından sonra geçici olarak Reisicumhur Vekili olarak görev yapan TBMM Başkanı Abdülhalik Renda’dır. (...) Rahmetli dedem Abdülhalik Renda da tuttuğu günlüklerinde bu olayı <Emaneti salim olarak kendilerine (İnönü’ye) tevdi eyledim ve evinden Meclis’e götürdüm> diye anlatıyor.
*
1938’de ben 9 yaşındaydım. Sözü geçen olaylar evimizde hararetle konuşulur, amcam ile babam arasında bu yüzden tartışmalar da olurdu. Babam İnönü’cü, amcam İnönü mualifi olduğu için Çakmak’tan yanaydı. O meyanda benimsediğim bir iddia olmalı. Söyleyen de muhtemelen amcamdır.
Sabri Hoca’nın mektubunu alınca, beni destekleyecek bir bilgi bulmak ümidiyle çeşitli kaynaklara başvurduğumu saklayamam. Sonunda bir gerçek tanığa sormaya karar verdim ve sevgili dostum Özden Toker’i aradım.
Yanlışım için okurlarımdan özür dilerim. Prof. Sabri Sayarı’ya çok teşekkür ederim. İyi ki o yazımı okumuş. Dedesini hürmetle anarım, ruhu şad olsun. (Hatıraları yayımlandı mı acaba?)
Ve Özden Hanım’dan aldığım bilgiyi size de aktarmak isterim.
*
«O gün bir öğretmenimle ders çalışıyorduk. Babamın beni çağırdığını haber verdiler, hemen indim. Pembe Köşk’ün bahçesine çıkmış. Resmî giyimli görevliler vardı. Evet, Meclis Reisi Abdülhalik Bey de oradaydı. Babamı almaya gelmişler.
«Babam bana, Meclis’te cumhurbaşkanı seçildiğini, Reis Beyefendi’nin de lütfedip onu almaya geldiğini söyledi, vedalaştık, gittiler.
«Yukarı dönünce öğretmenim niye çağrıldığımı sordu. Söyledim. Bir an durdu, Ee biz de bugün ders yapmayıverelim Özden, dedi. Dediği gibi yaptık.»
Sağlam tanığın ifadesiyle gerçek budur. Dikkatimi çeken gene İsmet Paşa’nın o çok beğendiğim yanı: İnsanı her yerde ve her zaman adam yerine koyması. Küçük kızını da haberdar etmeden Meclis’e yemin etmeye gitmez.
Onu, Özden Hanımı, Ömer ve Erdal Beyleri, Gülsüm’ü, Güçlü’yü ve hepsinden biraz daha fazla sevgili arkadaşım Metin Toker’i öyle özlemişim ki...
Nur içinde yatsınlar, şimdi yazık ki aramızda olmayanlar! 

TELAYNAK
* Muhsin Ertuğrul’u provalarda seyretmiştim birkaç kere. Rol, kişi, konu ve mahal çerçevesi içinde kılık kıyafet eleştirisi de yapıyordu. Kıvrak zekâsı ve dikkatli ifadesiyle.
Televizyon yapımcılarının da bir işi olmalı bu. Cumartesi akşamı atv’de Bir Şarkısın Sen programını gene sahiden zevk alarak, sevinerek diyeceğim hatta seyrettim. Çocuk terbiyesi açısından hatalı mıdır, bilemem; ama ben bayılıyorum küçüklere.
Erol Evgin benzersiz bir sunucu. Hanım sunucu da Pınar Altuğ. İlkokul çağındaki (aynı sahnedeler) kız çocuklarından da kısa etek boyunu, kendisinden başka bir beğenen var mı acaba?
Bence en anlaşılır ifadesiyle, bir «ekran görgüsüzlüğü» örneğidir. Zorladım kendimi, benim hoşgörmeme imkân yok.
Ayıp demiyorum, hayır; çirkin!