«Yeni Yıl» yazısına ekler

Sevimli bir kınamaydı: «Bugünkü yeni yıl yazınız biraz baştan savma değil miydi?» diye soran okurum bir hanım. Üşenmeyip telefonla arayışını da dikkate alarak, ona uzun uzun cevap verdim. Özetle dedim ki...

Sevimli bir kınamaydı: «Bugünkü yeni yıl yazınız biraz baştan savma değil miydi?» diye soran okurum bir hanım. Üşenmeyip telefonla arayışını da dikkate alarak, ona uzun uzun cevap verdim. Özetle dedim ki...
İleride, biz Türklerin 2008 yılından zannederim ve umarım ki «Çok sayıda tabu’dan (Sözlükteki anlamıyla <Kutsal sayılan ve bu sebeple dokunulması yasaklanan canlı veya nesne>, buna ben <düşünce ve değer> kelimelerini de ekleme ihtiyacı duyarım) topluca kurtulmaya başladıkları yıl» diye söz edilecek.
Din konulu tabularımızı düşünerek, konuşarak değil de fiilen zorlamaya başlamıştık. Kıyafet (türban), farklı yorum (Alevîlik) konularında konuşarak anlaşma denemelerinde de bulunuyoruz.
Irk farklılıklarından doğmuş ve kangrenleşir gibi olmuş konularda, ciddî hamlelere girişir olduk: Kürtçe’nin de bu ülkede geçerli bir dil olarak benimsenmesi. Biz özür dileyelim ve Ermenilerle aramızdaki kan davasına bir son verelim hamlesi.
Kurumlar var ki, içinde veya yanında ur tabiatlı farklılıklar belirmiş ve giderilememiştir: sivil-asker ikilemesi nizamî bürokrasi ve derin devlet; inatçı laiklik ve inatçı dindarlık gibi...
Denemeler başladı, kendi içinde dönüşüm ve dışında kalanları da yavaş yavaş içselleştirme yönünde: CHP’nin baş örtme, MHP’nin Alevîliğe bakış, AKP’nin çağdaşlaşma konularındaki hoşgörüleri gibi... Bu konuda açılım kavramının anlamı giderek genişliyor. Sonra kadın ve çocuk hakları, kan davaları ve töre cinayetleri, farklı cinsel eğilimler konularında -yerine göre- kararlılıklar ve hoşgörüler...
Bu saymaya çalıştıklarım arasında siyasî partilerimizin sağlıklı bir şekilde yelpazeleşmesi de bulunsa, sevinirdik.
Bunu söylerken daha çok, ayakları üzerinde durmayı bir türlü beceremeyen muhalefet partilerimizden söz ediyorum. Bu konuda da gelişmeye ihtiyacımız var.

Sanem’in gene tepesi atmış
Sanem Çelik çok güzel ve çok yetenekli bir oyuncu. Seyirciler gibi basının da ilgisini çektiğini biliyorum.
Dün Cengiz Semercioğlu’nun Sanem Çelik’le mülakatı gazetelerde dikkatle okuduğum yazılardan biriydi (Hürriyet-Kelebek, 1 ocak).
Cengiz’i kutlarım. Bence önemli bir ihmali telafiye çalıştığı için. Ne var ki Sanem’in sinirlenip küsmesine sebep olmuş ve mülakat yarım kalmış.
Gazetelerimizin mübalağa üzre sadık okurlarından biriyim. İlgi çekici bulduğum ve her açıdan çok beğendiğim bir oyuncuyla ilgilenme tarzlarını baştan beri yadırgadım. Bu güzel kadının insan ve oyuncu olarak seyircide uyandırdığı olumlu duyguları anlayamadıklarının işaretiydi bu; iyi bir not değil.
Cengiz, Türkiye’nin haber yayma açısından da en güçlü gazetesinde yazıyor. Sanem’in oynadığı dizinin yönetmeniyle flörte benzer bir havadayken çekilmiş fotoğrafı üzerinde ısrarla duranlardan biri de oydu.
Peki, sonra?
Mülakatın başında Sanem, ani bir kararla çekip gittiği Los Angeles’ta iki yıl iki ay kaldığını söylüyor. Ben bu süre zarfında sanat ve magazin gazetecilerinin Sanem Çelik diye bir hadise yokmuş gibi davranmalarına akıl erdiremedim. Cengiz’in gazetesinin, Los Angeles’ta ne yaptığı okur tarafından herhalde merak edilen bir sinema ve televizyon yıldızını ABD’de bulup konuşma imkânlarından yoksun olması düşünülebilir mi?
Bu açıdan kınadığım Cengiz’i, dönüşünde hiç değilse onunla konuşan ilk gazeteci olduğu için de kutluyorum.
*
Mülakatta söz o flörtümsü hadiseye gelince konuşmayı kesmiş Sanem Çelik ve mülakat mahallinden çekip gitmiş. Bu, bence hayli önemli bir sahne kişiliğini tanımaktaki yetersizlikle de ilgili bir haldir. Konu magazinimsidir diye sığ sularda yüzmeye kalkanları mazur göreceklerden biri değilim.
Okur sıfatımla söyleyeyim.
Ben, Sanem Çelik’in kendisine ve bu sürgüne gönül rızasıyla gitme hadisesine dair bir şeyler öğrenmek istiyordum. Bu mizaçta bir insandan Cengiz’in sual sorma tarzıyla istenen sonucun alınamayacağı o kadar belliydi ki, yazı bana gelse yayımlamadan önce mülakatın bu kusuru üzerinde durma ihtiyacını mutlaka hissederdim.
Her neyse, sözü Sanem’e «Yurduna hoş geldin evlat!» diyerek bağlayalım.

Dil Yâresi

  •  Okurlarımın sıkça sorduğu suallerden biridir: «Karar vermek mi, yoksa karar almak mı? Aralarında bir fark var mı?»

Benzer suallere Şiar Yalçın’ın vaktiyle vermiş olduğu cevap varsa ve hatırlarsam, onu tekrarlamayı tercih ederim. Doğru Türkçe adlı kitapta (Metis Yayınları) yukarıdaki sualin de cevabını buldum. Aktarıyorum.
*
«Karar almak ile vermek arasında bir anlam farkı bulunduğunu zannetmiyorum. Karar almak ibaresi bence doğru değil. Türkçede karar alınmaz, verilir. Eski dilde karar ittihaz edilir’di. Bugünkü yanlış kullanma bence hem bu Arapça kökenli fiilin harfiyen Türkçeye çevrilmesinden, hem de bazı Batı dillerinin ifade tarzını taklit etmekten kaynaklanmaktadır.»
*
Buna farklı bir görüşü de ekleyelim. Ayverdi Sözlüğü kararın alınmasını da, verilmesini de ayrı ayrı benimsemiş. Ben de bu iki deyiş arasında zamanla ince bir fark meydana gelmiştir, diye düşünürüm, ama «Anlat bakalım o farkı!» deseniz becerebileceğimi sanmıyorum.