Yetmedi mi bu Hülya lafı?..

Hadise ekranlara da sıçramış, ben görmedim. Ama gazetelerde okudum. Hülya Avşar gene çıngar çıkarmış. Altı köşe yazarı uzun uzun bundan söz ettiler. Hülya'yı haklı bulan da var aralarında, çok ayıplayan da.

Hadise ekranlara da sıçramış, ben görmedim. Ama gazetelerde okudum. Hülya Avşar gene çıngar çıkarmış. Altı köşe yazarı uzun uzun bundan söz ettiler. Hülya'yı haklı bulan da var aralarında, çok ayıplayan da.
Davamızdaki savunma avukatlarının başında Reha Muhtar geliyor. Hadisenin hikâyesini ondan dinleyelim.
«Bir anne (Hülya), kız kardeşi ve çocuğuyla yılbaşı tatiline gidiyor... Ayrıldığı kocası (Kaya), yeni kadın arkadaşı (Feraye) ve ondan olan diğer çocuğuyla aynı otele iniyorlar. Amaç, eski eşin yılbaşını iki çocuğuyla birlikte geçirebilmesi...
«Baba, çocukların biriyle yılbaşı saatine kadar, diğeriyle de saat 24'te beraber oluyor, çocukları bu yılın ilk gününde babasız bırakmamaya çabalıyor... (Hikâyedeki «en kahraman, en fedakâr, en faziletli» kişi kimdir, onu siz tayin edin. Ben hiç aranıza girmeyeyim.)
«Annenin de (yani Hülya'nın) hayatında bir erkek arkadaşı var. Gazeteci anneye soruyor:
«– Hanımefendi, sevgiliniz de gelip bu gruba katılacak mı?» (Vatan, 5 ocak)
Reha Muhtar bu noktada devreye girip feryadı basıyor. Gerekçesi şu: «Grup kelimesi Türkçe'de grup seksi çağrıştırır!» Ve bu suali soran gazeteciye demediğini bırakmıyor. Arada Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Uğur Mumcu, İlhami Soysal, Metin Toker adları da anılıyor. Bir demagoji, ki demeyin gitsin! Hülya Avşar'ı gazeteciye hakaretlerinde haklı buluyor.
Oray Eğin de bu safta yer almış: «Türkiye'de magazin gazetecilerinin akıllarına gelen her soruyu sorma alışkanlığından vazgeçmeleri gerekir» diyor. «Grup» kelimesini o da dil oyunu sayıyor (Akşam, 5 ocak).
Mehmet Tezkan, «Çingene kavgasıydı» diyor. «Grubunuza» kelimesini o da ayıplıyor amma, Hülya'yı ayıplamaktan da geri durmuyor: «... hakaret etti. Gazetecilik dersleri vermeye çalıştı» diyor (Vatan, 5 ocak).
Muhabirin adını Erdoğan Aktaş'tan öğreniyoruz: Show Tv'den Seyhan Erdağ imiş. «Avşar açtı ağzını yumdu gözünü. Gereksiz bir kavga çıkardı. Muhabire hakaretler, tehditler savurdu, diyor Aktaş.
«Aslında bir muhabir, derken, Avşar'a tam anlamıyla bir iletişim dersi veriyordu» diyor. Gazetecilik tavrı ve dik duruşu için onu kutluyor (Posta).
Bekir Hazar, hadisenin ruhbilimsel açıklamasını yapıyor «Hülya, belli ki sıkıntılı... Feraye Tanyolaç ilk kez konuşmuş. Kaya ile beş yıldır beraber olduklarını anlatıyor. Gazetecinin sorusunda anormal bir şey yok. Hülya Avşar (lafı tersten anlayarak) ilk kez konuşan Feraye Tanyolaç'ın açıklamalarıyla akla gelecek soruları kurnazca savuşturmuş oluyor.» (Yeni Şafak, 5 ocak).
Ali Saydam hadiseyi toparlıyor: «Hanımefendi hakarete varan sözler sarf ediyor. İşi, fiziki müdahaleye kadar götürüyor. Niye? Verilen fotoğrafa mantıken son derece uygun düşen yeni sevgili ile ilgili soru soruldu, diye... Çünkü biliniyor ki, yeni sevgili (Sadettin Saran) aklı başında bir işadamıdır ve bu tür medya maydanozluklarına çerez olmaktan hiç hoşlanmaz...»
Ve şu bilgece tavsiyesi:
– «Medyada çok görünmek değil, doğru görünmek doğrudur» (Akşam, 5 ocak).
*
Ee, bundan âlâ basın özetini de zor bulursunuz!
Beni sorarsanız, Ali Saydam gibi düşünüyorum. Toplum, siyasetçilere olduğu gibi popüler şöhretlere de, her akıllarına eseni yapamayacaklarını öğretecek. Bir gelişme süreci de budur. «Ben yaptım oldu!» şımarıklığından uzaklaşmak zorundalar. Nasreddin Hoca hikâyelerinin kahramanı değil, bu toplumun mensubu olduklarını hiç hatırdan çıkarmamayı öğrenecekler.
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Safiye Can)

  • Almanya'da yaşıyorum. Bir kitap çevirisi yapıyorum. «Serham serham» tekrarlamasına takıldım. Bana siz yardımcı olabilirsiniz.
    – «Serham serham»'ı bilmiyorum. Şahrem şahrem olmasın? Moğolca'dan gelme bir deyim, «Parçalanmış halde, yarık yarık» demek.
    «Kim ne kazandı?» ayıbımız
    Müziğin, bugünün dünyasında önemli bir piyasa payı var. Beğendiğimiz, alkışladığımız, kimi zaman eleştirdiğimiz, özel hayatları da dahil her şeylerini merak ettiğimiz bu insanların kazançları hakkında da bir fikrimiz olsun isteyebiliriz.
    Ötede bir sahne-perde şöhretimizi eleştirdik. Elimize çuvaldızı da alalım.
    – Her bayram hangi şarkıcının, nerede, nasıl ve ne kadar para aldığını tam liste halinde ilan etmek zorunda mıyız?
    Son listeyi ben dün, nispeten ağırbaşlı bir gazete olan Zaman'da gördüm.
    Antalya Vergi Dairesi yılbaşı ve bayram süresince eğlence yerlerini denetlemiş. Sahneye çıkan sanatçılar ile menajerlerine ne kazandınız, diye sormuş. Öğrendiği meblağların bir dökümünü -demek ki- gazetecilere vermiş.
    Biz, «Para ile imanın kimde olduğu bilinmez» meseline eyvallah demeye alışmış insanlardık. Başkasının kazancında gözü olmamayı ehven sayardık. Şimdi bu ne demeye geliyor ve ne işe yarıyor, ben anlayamıyorum.
    Bu tatilde Tatlıses 166 000, Sibel Can 122 000, Candan Erçetin 44 000 ... İsmail Türüt de 14 000 YTL. kazanmışlar.
    Sahiden soruyorum, bu tafsilat ne işimize yarar bizim:
    – Vay anasını sayın seyirciler, demeye mi?
    Bütün dünyada bu böyle midir, diye düşündüm; benim bir fikrim yok bu konuda.
    Siz biliyor musunuz?