Yetmiş iki buçuk millet, deriz

Osmanlı İmparatorluğu 17. Yüzyıl sonunda sınırlarını üç kıtaya yaymış durumdaydı. Tarihten bir şeyler okuyorsam, tarih atlaslarında Osmanlı Barışı'nın sağlandığı geniş alana bir daha bakarım.

Osmanlı İmparatorluğu 17. Yüzyıl sonunda sınırlarını üç kıtaya yaymış durumdaydı. Tarihten bir şeyler okuyorsam, tarih atlaslarında Osmanlı Barışı’nın sağlandığı geniş alana bir daha bakarım.
Dün o ihtiyacı gene duydum ve 1299’dan 1699 başlıklı haritaya uzun uzun baktım. Denizlerimiz Akdeniz, Karadeniz ve Marmara’dan ibaret değildi o yüzyılda. Sınırlar Hazar Denizi’ne, Azak ve Basra Körfezlerine, Kızıl Deniz’e de dayanmış; Kırım, Macaristan, Sırbistan, Arnavutluk, Yunanistan, Eflak-Boğdan, diyelim Romanya, Bulgaristan, Girit, Kıbrıs, toplu adıyla Güneydoğu Avrupa ülkelerini de içine almış durumda. Bu sınırlar içinde yaşayan çeşitli soydan insanları ifade eden bir deyim var Türkçe’de, yetmiş iki buçuk millet deriz.
Evet, hükümdar İslâm Halifesi’dir bir tarihten itibaren, ama Osmanlı bir din devleti değil. Şeyhülislâm’ın hükmü din, yargı (şeriat mahkemeleri) ve eğitim (ilmiye sınıfı) kurumlarında geçer; Divan’da hazır bulunur, ama oy kullanamaz.
Laik Türkiye Cumhuriyet’inin geçmişinde, iktidarı hükümdar ile paylaşma iddiasında bir kilise yok. Biz laikliğe, din, devlete fazla müdahale ediyor diye mi ihtiyaç duyduk, yoksa çağdaş siyaset, daha doğrusu Fransız İhtilali millet kavramını din kurumunun önüne geçirdi diye mi heveslendik, sualiyle yüzleşmeyi pek denemediğimiz de bir gerçektir.
Müzmin kavga konularımız bunlar, biliyorum. Ama zihnimde birbirine benzemez, aralarında bir türlü anlaşma sağlayamadığım nice düşünce var benim; aralarındaki didişmeye kavga demeye kıyamam; düşünme nihayet bir zihin sporu değil midir?
Bu toprağın, dünyanın başlıca kavşak noktalarıdan biri olan Anadolu’nun sinesinde biz, ithal malı farklılıkların, bunlardan doğan anlaşmazlıkların çilesini çekiyoruz diyorum; nafile yere...
Falih Rıfkı Atay «Ya anarşinin, ya şahsi istibdâdın çilelerini çektik» diye dertlenir Zeytindağı adlı kitabında.
Son yüzyıllarda daha çok ve boşu boşuna, budalalığımızın çilesini çektik, çekmekte de devam ediyoruz, diyorum bendeniz, alay konusu olmayı da göze alarak.
Müsaadenizle tekrar edeceğim.
Din ve devlet diye bir iktidar kavgası gerçeğimiz, geleneğimiz yoktu bizim. Cumhuriyetin, halkın kendi kendini yönetmesinin vazgeçilmez bir şartı, olmazsa olmaz lazımesidir diye laikliği gözümüzde gerektiğinden çok büyüterek, biraz da başımıza bela ettik. (Çok nazarî bir laf etmedim, hayır; anamın babası ve üç nesil dedeleri Taşköprü müftüleriydi. Yani laikliğin gereğini içinde duyacağım bir çevrenin çocuğuyum.)
İsveç’in Vikingleri gibi, Japonlar gibi dünyanın bir kıyıcığını vatan bilip, hemen sadece yakın komşularından etkilenmiş bir soya mensup değiliz. Kıtadan kıtaya orsa boca asırlarca göçmüş, bugün bile köyden şehire ve iş için Batı ülkelerine göçen bir halkın çocuklarıyız. Dedim ya!
Yetmiş iki milletin / Dilini biz biliriz / Âlemde kimse bilmez / Bu bizim lisanımız (İbrahim Efendi). Bir kez gönül yıkdın ise bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil (Yunus Emre). Karac’oğlan, her safâyı biliyor / Sualciler yedi yerde soruyor / Yetmiş iki millet bir ar’ya geliyor / Dur bakalım canım mahşer kalır mı? (Karacaoğlan) diyen, bizim şairlerimiz.
Siyasette devam eden din tartışmaları, senin ırkın benim ırkım kavgaları, Allah biliyor ya hiç içime sinmemiştir; bugün de hiç BİZE göre değil, diyorum. Çeşidi seven, gözü kara, tarihlere, coğrafyalara güç sığan bir soydan geliyoruz. BİZE yakışmıyor.
Kâtip Çelebi’nin nasihatıdır:
– Âlemin nizâmı hep halkın haddini aşmamasıyla mümkündür vesselâm!

Özür, Başbuğ’a yakışacaktır
Bir erkek torun (gelinimden), bir erkek torun (kızımdan) ve bir de kız torun (o da Brigitte’in eseri), bizim torun takımının mevcudu üçtür (Evet, bana da hep az gelir): Can (Ben inatla Selim demekte ısrar etsem de), Eren ve Elif. Diyeceğim, Can ile Eren, akşam yemeğinden sonra bizden çıkarken birinin diğerine:
– Dedem iyi günündeydi bu akşam, dediğini işittim; nasihat olarak tek kelime etmedi.
O gün bugündür çenemi tutmaya çalışırım. Ötegeçedeki yazı pek «nasîhatkâr» oldu bu yakada pesten alalım istiyordum, ama gündem elvermiyor.
Dün Radikal’de siz de benim gibi, İsmet Berkan’ın «Bir derin devlet öyküsü» diye adlandırdığı hadiseye dair yazılanları ve haberleri okumuşsunuzdur. O yazı hazin bir sualle sona eriyordu:
– Kendi halkına karşı psikolojik harekât düzenleeyn başka bir ordu var mıdır dünyada?
Bir ordu mensubunun on iki gün önce savcıya gönderdiği «İrticayla Mücadele Planı» adlı belgenin metni dünkü gazetelerdeydi. İki kişinin bir araya geldiği her yerde bu «müessif» haber konuşuldu. Benim arşivimde aynı konuda daha önce aldığımız haberlerin başlığı üç kelimeden ibarettir: Başbuğ’un kağıt parçası.
İlker Paşam! Hem millete, hem orduya, hem de Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’a ayıp ettik gibi gelir bana. Milletin baş tâcı ettiği Asker’e de, doğrusu bir özür borcumuz var.
Hepimiz adına rica edelim, bu özrü dilemek size düşer!

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Orkun Atila)

* «Kaldırım» kelimesini çok anlamlı bulurum. Hikâyesi nedir?
– Pek açıklanmış değil. İsmet Zeki Eyuboğlu üzerinde durmuş. Halikarnas Balıkçısı’nın «Rumca kaldromos’tan gelir» iddiasının aslı yok, diyor. Eski Türkçe’de kaldurmak fiili var. Türkçe’de kal- kökü, değişik anlamda kelimeler türetmede kullanılmıştır. Herhalde yollar döşenmeye başladıktan sonra türetilmiş bir kelimedir, diyor; hep İsmet Zeki’den aktarıyorum. Türkçe’de -ım, -im, -dırım, -dirim, -tirim çok kullanılan eklerdir: bitirim, yatırım, yıldırım gibi...
Orkun Bey, Necip Fazıl Kısakürek de kaldırımlara ilgi duyan bir şairimizdir, sizin gibi. Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi / Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. dizeleri de onun.