Yıldız Kenter'li bir âyin

Yazıya otururken Allah için keyfim yerinde. Pazartesi akşamı Kent Oyuncuları'ndaydım. Kraliçe Lear adlı, hemen söyleyeyim ki Yıldız Kenter...

Yazıya otururken Allah için keyfim yerinde. Pazartesi akşamı Kent Oyuncuları’ndaydım. Kraliçe Lear adlı, hemen söyleyeyim ki Yıldız Kenter oynamasa seyredilmesi hiç de kolay olmayacak, yeni bir oyunun galası vardı. Salon -hangi dilde söylerseniz- lebâleb veya tıklım tıklım dolu. Kıtı kıtına yetiştiğimiz için, bize güçlükle yer buldular. Her zamanki talihimle iki güzel hanım-tiyatroseverin arasında oturdum. Oyundan fırsat buldukça lafladık biraz.
Oyun konusuna gelmeden, size daha önce hiç hissetmediğim bir izlenimden söz edeceğim. Oturduğum salonun ortasına rastlayan koltuktan, ışıklar yanınca dönüp dönüp çevreme baktım, ayağa kalkıp daha uzakları da görmeye çalıştım. Vaktinde gelip de önlerde bir yer bulsaydım, mutlaka sahneye çıkan merdiveni tırmanır ve oyun başlamadan salondakileri bir süre de cepheden seyredebilmek için yüzümü salona dönerdim. Elinde makinasıyla fotoğraflar çeken genç meslektaşımdan rica ettim, sahneden çektiği salon ve seyircileri bütünüyle gösteren bir fotoğrafı da bana gönderecek. O resmi Cihannüma’da kullanıp «Yıldızsever tiyatro dostu şu hanımlara lütfen bir bakar mısınız, diye yazacağım. Ama dikkatle! Gördükleriniz İstanbul’un en güzel kadınlarıdır.»
Oyun ertesi kokteyle kaldım. Güzel kadınların tanıdık tanımadık (daha önce tanışmadığımız, demem daha doğru olur) bir kısmıyla konuşma imkânı da buldum. Ve yakından da gördüm ki, Yıldız Kenter seyircisini, sihirli bir iksir gibi olduğundan daha da güzelleştirebilen emsalsiz bir oyuncudur.
Müthişti, diyemem; onu, dehşete düşemeyecek kadar tanıyorum. İstanbul’daki ilk oyunundan beri de diyebilirim (Açıkhava Tiyatrosu’nda Devlet Tiyatrosu kadrosuyla bir Yunan trajedisiydi.) Kaç yıl önce, demeyin.
Sahnesinde Yıldız Kenter’in de yer aldığı Türk tiyatrosu, eski ve büyük bir sanatın Türkiye’deki altın çağı anlamını taşır. Bence Yıldız, her sanatın, her mesleğin, her insan topluluğunun darısı başına bir simge-insanıdır. Onunla, farkında olsak da olmasak da hepimiz mağruruz.
Gözümü ondan hiç ayırmadım o gece boyunca. Salonda, evet erkekten çok kadın vardı. Ayağa kalkıp ibadet edercesine heyecanla onu alkışlamalarını seyrettim. Güzeller güzeli ilâhelerine dua eden güzel kadınlardı. Onları bir arada seyretmek başlı başına bir mutluluk, ki tarifi kolay değil. Çocuksu yanlarını da sevdim: Yıldız’ı en çok, amuda kalkıp da bir süre o durumda kaldığı sırada alkışladılar. Neredeyse tribündekilerin coşkusuyla...
Oyunu anlatamadım diye beni kınamayın lütfen! Ağırbaşlı ve kıdemli tiyatrosever kişiliğimle bir kere daha yazarım. Bugün canım öncelikle, Yıldız’ıyla buluşmuş tiyatrosever kadınlar tarikatının, benzersiz âyinini anlatmak istedi. Karşı duramadım.

Deniz Baykal’ı kös dinlemek
Bir tarafta çok beğendiğin ve sevdiğin bir sanatçıyı öv övebildiğin kadar; gel beriye ve aynı kalemle başla, gene aslında beğendiğin bir siyasetçiyi olanca gücünle kınamaya. Bizimki de ne mene bir iştir bilmem ki...
Bir yandan da kulağınızda Karacaoğlan’ın gür sesi: Getir oğlan, ben geyeyim postumu / Kimse bilmez garazımı, kastımı / Gurbet ilde koydum-geldim dostumu / Geri dönsem kınar m’ola il bizi?
Bir mesel kulağıma fısıldar: Kişi kendini görse, eli kınamaz!
CHP Grubu’nda konuşan Deniz Baykal’ı dinledim. (Bunu yaparken görev başındaki alkışçılardan yana bakmamaya çalışırım.) Kürt meselesine açılım yoluyla çare arayan AKP iktidarına ver yansın ediyordu. Güçlü deliller öne sürerek konuştuğundan emin, hitabetinden memnun ve mağrur.
Benim gibi durup dinleyenlere şunu sorma ihtiyacı duyarım:
– Baykal’ı dinlerken sizin içinizden hiç, keşke iktidarda Deniz Bey ve onun partisi olsaydı, diye bir düşünce geçti mi?

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Oğuz Nur)

* Oğuz Bey yüksek mühendis. Bana Türkçe konusundaki (haklı) bir rahatsızlığını yazmış. Bakın ne diyor:
Birbirimize hitap şekli de değişti. Bir lokale, lokantaya gidiyorsunuz. Kapıda soruyorlar:
– Kaç kişiyiz efendim? (Sanki soran da dahil aynı masanın etrafında buluşacağız.
– İçki olarak ne alırız?
– Kahve alır mıyız efendim?
Hekime gidiyorsunuz, hemşire:
– Soyunalım efendim! (İnsanın içinden «Önce siz başlayın» demek gelmez mi? Not. Bu sual benim.)
– Derin nefes alıyoruz.
– Şuraya uzanalım efendim. (Birlikte mi?)
Tanrı aşkına, kibarlık edilecekse ikinci şahıs çoğul ifade yeterli değil midir? Bu ricamı lütfen, Türkçemizi seven ve doğru kullanılmasını gönülden arzu eden birinin düşünce ve dileği olarak kabul ediniz.
*
Eleştirinize ben de katılıyorum. Seve seve aktardım haklı şikâyetinizi Oğuz Bey Dostum.
Bana «Kahve alır mısınız?» diyen «zarif» garsonlara:
– Teşekkür ederim, alışveriş ihtiyacım yok da, siz bana iyi kaynamış orta şekerli bir kahve getirirseniz seve seve içerim, diyorum.
Hepsini uyarmak, yanlışı her zaman ve mekânda düzeltmeye çalışmak, yazık ki mümkün olmuyor. (Benim torun takımı bilhassa, umumî yerlerde bu tarz uyarılarımdan rahatsızlık duyuyor.)

TELAYNAK
* CNN Türk’te Yavuz Oğhan’ı dinliyorum. Vaşington’da iki misafirine, Beyaz Saray’daki Erdoğan-Obama buluşmasına dair düşüncelerini soruyor: ABD’de Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi Türkiye Direktörü Bülent Ali Rıza ile Lehigh Üniversitesi’nden Prof. Henry Barkey. Sonuncu herhalde Amerikalı, ama ikisi de duraksamalı bir Türkçe konuşuyor.
Yavuz güzel soruyor: Beyaz Saray katında gerçek itibarımız nedir, mealinde sualler. Cevaplar da açık ve net: Hüsnükuruntuya kapılmak hata olur!
Radikal’in Yorum sayfasındaki yabancı basından çeviriler gibi. Baştan sona dikkatle dinledim. Sahiden aydınlatıcıydı.