Yılın fotoğrafı desek az gelir

Bugüne kadar, bir başbakanın alenen yanağı okşanırken çekilmiş fotoğrafını ben görmedim. Daha doğrusu düne kadar...

Bugüne kadar, bir başbakanın alenen yanağı okşanırken çekilmiş fotoğrafını ben görmedim. Daha doğrusu düne kadar...
Dün, böyle bir fotoğraf İstanbul'da yayımlanan beş gazetede (Sabah, Vatan, Akşam, Tercüman) yer aldı. Hürriyet 24'üncü sayfasında bu fotoğrafı -haklı olarak- bir tablo gibi değerlendirmişti. Bu haber-fotoğrafın başlıkları şöyleydi: «Sıcak karşılama» (Sabah), «Başyazar ve Başbakan» (Vatan), «Bu ne sevgi ah!» (Akşam), «Yazar Barlas, Erdoğan'ı böyle sevdi» (Tercüman) ve «Samimî sohbet» (Hürriyet).
O fotoğraf benim önüme gelse altına ne yazardım? «Böylesini daha önce görmediniz», derdim herhalde.
Ben bazen, çocuklarımın değil de (onlar artık elli yaş civarlarında) torunlarım yaşındaki gençlerin, meslektaşların yanaklarını okşuyorum. Sadece onlara duyduğum sevginin ifadesi olarak değil... Güzel şeyler söylüyorlar, iltifatlar edip beni duygulandırıyorlar, sıkılıyorum, ne diyeceğimi bilemediğimden zahir, onlara yanaklarını okşayarak bir şekilde teşekkür etmeye çalışıyorum. Sonradan her seferinde üzülüyorum. Çocuk değil ki onlar, kocaman insanlara ayıp ettim, diye...
Unutmadan, Anadolu Ajansı'ndan Salih Zeki Fazlıoğlu'nu tebrik edeyim. Dünya çapında tarihî bir fotoğrafla bu «müstesna» olayı belgelediği için. (Ve onun adını belirtmeyi ihmal etmeyen Hürriyet gazetesini.) Fotoğrafın tek noksanı, Mehmet Barlas'ın yüzündeki şefkat ifadesini rahatça fark ettiğimiz halde, o anda Tayyip Bey'in bu «müşfik büyüğüne» ne gözle baktığını göremeyişimizdir. Bana, yüzünde bir irkilme çizgisi yokmuş gibi geldi.
Benim, bu görüntüden adeta dehşete kapılmam anlaşılmaz bir hal değil. Mehmet Bey arkadaşım vakıa evinde başbakanlar ağırlayan ve denk düştükçe bu imtiyazını yazılarında da belirten farklı bir gazetecidir. Buna, yani «Saray müdavimliği» gibi bir özelliği bulunmasına rağmen, herkesin gözü önünde bir başbakanın yanağını okşamasını ondan da beklemezdim; eski mahalle, okul veya askerlik arkadaşı olsa bile... (Olmadığını da biliyoruz.)
Bir an, acaba bu manzarayı görmezden gelmek daha mı doğru olurdu diye tereddüt ettim.
Ama eşlerine, herkesin yanında kocanızın koluna girmeniz hoş olmuyor deme cüretini göstermiş bir küstahın, aynı kişinin sellemehüsselam yanağı okşandığını görüp de susması hiç yakışık almazdı, diye düşündüm.
Sağ el ile sünnetlemek lazım
Müftülüğün Sofra Adabı hutbesinden haberiniz var mı? Müslümanlar olarak nelere dikkat etmemiz gerektiği anlatılacak. Denecek ki:

  • Yemekten önce eller yıkanır.
  • Yemeğe yüksek sesle Besmele çekerek başlanır, (ki unutanlar hatırlasın, bilmeyenler öğrensin, çocuklar da alışkanlık edinsin!)
  • Yemek sağ elle yenir.
  • Aşırıya kaçılmamalıdır.
  • Bitince Elhamdülillah denir.
  • Dua edilmesi de «müstahap»tır (Yani, «Kesin emir yoktur amma, tavsiye edilen, sevap kazandıran» bir davranıştır).
  • «Örfümüzde sünnetlemek diye bilinen tabakta bir şey bırakmamak, görgüsüzlük değil, bir sünnettir». («Hz. Muhammed'in uyulması gereken sözlerinin ve davranışlarının tamamı» demektir. Sünnetlemek ne demektir, bakın bunu herkes bilmez. Ayverdi Sözlüğü'nden aktarıyorum: «Hz. Muhammed'in sünnetine uyarak, yemek yediği kapta artık bırakmamak, hepsini yiyip bitirmek, tabağı iyice sıyırmak» demektir.)
    Hepsi iyi de, ben, sağ elle yemekten maksat nedir, iyi anlamadım. Bıçağı sol elle kullanın anlamında mıdır, yoksa bıçak kullanmadığınız, yani mesela çorba içer veya pilav yerken, bıçağı bırakıp kaşığı veya çatalı sağ elinize alın, demeye mi gelmektedir?
    Orasını da artık, hutbeden sonra hoca efendiye sormak lazım.
    Alıntı
  • Reha Muhtar: «Hülya Avşar'ın her yaptığı yeni bir fitili ateşledi... sorusuna kızsa, gazeteci düşmanı ilan edildi, istibdat kahramanı Abdülhamid muamelesine reva görüldü...
    «Gerçi Abdülhamid'in kendisi de bir zavallıydı... Hülya gibi onun da hakkı çok yenmişti ya, şimdilik o konuyu es geçelim...» (Vatan, 23 şubat)
  • Ertuğrul Özkök: «Önümde Kabalcı Yayınevi'nden bir kitap, Türklerin Tarihi. Yazarı Jean-Paul Roux.
    «Başında şöyle, kulağa çok iddialı ve çarpıcı gelen bir cümle var: Türklerin hiçbir ırksal özelliği yoktur. (...)
    «Bence hiç çekinmeden, aydın tahakkümünden, teröründen korkmadan, mümkün olan en cesur biçimiyle bunları konuşabilmeliyiz.» (Hürriyet, 23 şubat)