Yılmaz Özdil söze Erbakan'dan girmiş, ama Fatih'ten çıkmış

Bana Erbakan'ı sorsalar, iki üç gündür çok lafı edilen bu siyasetçiyi nasıl tarif ederdim, diye düşündüm.

Salı günü Erbakan’ın ölümü, basının büyük farkla önde gelen haberiydi. Merak edip saydım. Masamdaki mutat 12 gazetede Erbakan’ı yazan köşekadılarının sayısı 65’ti. Gazete başına 5 yazı eder, ki az rastlanır bir haldir.
Siyasetçiye pazarlamacı demek nitelemede tekrar anlamına gelir. Egosu şişmiş ve katılaşmış pazarlamacılar diğerlerinden daha etkilidir. Hele pazarladığı doğrudan doğruya kendi kişiliği olduğu zaman, onlarla yarışmak daha da güçleşir.
Siyaset pazarlamasında bu bilhassa böyledir. Köşekadılarımız belli oldu ki bu etkiye, habercilerimizden daha açık. Bir ölçen olsa görecektir: dünkü gazetelerimizde Erbakan öldü haberlerine ayrılan yer, Erbakan yorumlarına odaklanan köşe yazılarının yüzölçümü yanında adeta cılız kalmıştı. 65 yazının hepsini okumak, bu mesaiye 6 saate yakın zaman ayırmayı gerektirir.
Erbakan’ı övmesi mutat yazarları ihmal ederek diğerlerine göz attım.
Radikal’de Murat Yetkin’in Eyüp Can’la birlikte yaptığı değerlendirme öğreticiydi. Altan Öymen heyecanlı ve inişli çıkışlı tartışmalarda benim hep faydalandığım, çok dengeli ve âdil yazarların başında gelir. Bana kalırsa günün gerçeğe en yakın yazılarıydı.
Hürriyet’te Yılmaz Özdil söze Erbakan’ın cenazesiyle girdikten sonra, yazısını sürpriz denebilecek bir tespitle bağlamıştı: «Devlet denilen kavram en üst düzeyde oradayken, bi tane bile Türk bayrağı görmeyince, ne düşünülmüştür acaba?»
Sedat Ergin’in, merhumun siyasî başarısını ve hatalarını, ayrıca din ile siyasetin sınırını bir arada ele aldığı öğretici yazıyı okurken, eski bir düşüncemi pekiştirdim: Ankara muhabirliği, hele hele temsilcilik görevi gazetecilikte olmazsa olmaz demeyeyim amma, yapılırsa kariyerinizde çok önemli bir tecrübe oluyor.
Mehmet Y. Yılmaz çoğu yazarın şu sırada unutmuş göründüğü bir kusuruna değinmiş merhumun: «...ne yazık ki rahmetli Erbakan da, Türk siyasetinin önemli bir hastalığından kurtulamamıştı, diyor. Koltuğa yapışıp kalmak, bırakmayı bilmemek, seçim yenilgilerine mazeretler bulup, partiyi kendi çiftliği gibi yönetmek.»
Övgülerin ortak noktasını, Erbakan’ın siyasî kavgalarda bile nezaketi elden bırakmayan çelebi mizaçlı bir siyasetçi olması teşkil ediyor. Bu yanını öve öve bitiremiyorlar. Beni bu portreyi en kısa şekilde özetlemeye zorlasalar, ne derdim diye de düşündüm: «Partili olsam başkanlığına oy vermem; eğlendirici özellikleriyle etkili olabilir; bilim adamı olmasına rağmen daha çok kıvrak bir işadamına benzetiyorum. Tanışmadım, sohbeti tatlı olabilir. Ama benim ülkemdeki iki üç büyük partiden birinin başında bulunmasını, Türk siyasetine yön verecek makamlara gelmesini onaylamazdım.»
Erbakan’ın İstanbul Lisesi’ni birincilikle bitirdiğine, Teknik Üniversite’de çok başarılı bir hoca olduğuna dair bilgiler de vardı gazetelerde. Yılmaz Özdil’in yazısını dikkatle okuyun. Bir büyük ve geniş ufuklu aydından, evet bir devlet adamının olağanüstü bilgisinden, âdeta her şeyi öğrenme, bilme tutkusundan söz ediyor. Ben bir an bu anlattığı Erbakan mı yoksa, diye şaşaladım.
Hayır canım, o Fatih Sultan Mehmed’den söz ediyormuş meğer. Söze Fatih Camii’nden girince zihni onu almış, günümüzde neredeyse mümkün olmayan bir seviyeler cennetinde gezintiye çıkarmış.
Hasrettendir, diye düşündüm.

Aile Hekimliği’nden gelenlere dikkat!
Hani şeytanın aklına gelmez derler ya! Bu yeni düzeni kuranları da kınamak gelmez içimden, kusur onlarda diyemiyorum.
Aile hekimliği kavramı üzerine gidildi. Burada anlattım size. İngiltere’de otel müşterilerinin bile sağlık sigortası olduğunu öğrenmiştim. Akşam ateşlenen bir arkadaşım, otelde erkenden yatağına girmiş, aşağıdan istediği ilacı aldıktan sonra.
-Gece bir ara uyandım, odamda biri var. Koltukta oturmuş bir hanım yün örüyor. Rüya görüyorum sandım. Meğer otel yönetiminin uyarısı üzerine, Sosyal Sigortalar’dan gönderilen hastabakıcıymış. Ateşim fazla yükselirse, diye berây-ı ihtimal.
Aile hekimliği uygulaması nihayet bizde de başlıyor diye sevindiniz değil mi? Sevinin elbette, ama fazla acele de etmeyin. Bizde sevinirken de tedbirli davranmak faydalıdır.
Dün Radikal’de gördünüz herhalde. Şişli Fulya Mahallesi’nde evinde yalnız oturan öğretmen Sevdican Aydoğan Hanımın kapısı çalınmış. Aile Hekimliği’nden geliyoruz, diye iki adam:
-Kolesterol, kan şekeri, tansiyon ölçümlerinizi yapmak için geldik, demişler.
Nitekim önce tansiyonu ölçülmüş Sevdican Hanımın. Kan alma ameliyesi sırasında öğretmenimiz kendinden geçmiş. Ayılınca bakmış Aile Sağlığı temsilcileri yok. Başka eksikler de var evinde. 100 lirası ve cep telefonu o iki adamla birlikte yok olmuş. İşin aslı. O iki dolandırıcı, kan alıyoruz diye öğretmenciğin koluna narkoz enjekte ederek, onu bir güzel bayıltmışlar. Etrafın dağınıklığından anlaşıldığına göre, evin her odasını didik didik aramayı da ihmal etmemişler. Artık ne buldularsa... Kendine geldiğinde önce eşini arayan hanım, şişli Etfal Hastanesi’nde muayene edilirken ağlama krizine girmiş. Anlaşılan, hamdolsun verilen uyku ilacından ibaretmiş. Çalacak çok şey bulsaydı o iki sahtekâr, kadıncağıza daha etkili ikinci bir iğne yaparlar mıydı, yapmazlar mıydı?.. Orasını Allah bilir!
Haberin ekleri var, hadise münferit değil. Çengelköy’de yalnız yaşayan Aysel İnce de aynı yöntemle soyulmuş. Şikâyetler çoğalmış ki İstanbul Asayiş Şube Müdürlüğü sahte hekim ve hemşirelere karşı bir özel birim kurma ihtiyacı duymuş.
Kuşkulu durumlarda hemen Alo 150’ye bilgi verilmesini istiyorlar. En geç 2 dakika sonra olay yerine «intikal edeceklermiş.»
İnşallah diyelim ve dikkatli olalım!

DİL YÂRESİ
TÜRKÇE DOSTLARINDAN
(Seyit Ahmet Özvatan) 

* Okurum Celal Bayar Üniversitesi Maliye Bölümü’nde öğrenci. Radikal ve Dil Yaresi okuru. «Gülgün» adının anlamını merak ediyor. Gülgün kız arkadaşının adıymış. Sormuş, o cevap verememiş, bana soruyor.
-Seyit Ahmet canım, GÜLGÛN Farsça bir kelime. Biz «gün»’e çevirsek de gûn Farsça «renk» demek; gülgûn da «gül renkli, pembe» anlamlarına geliyor. Âteş doludur tutma yanarsın/Karşında şu gülgûn piyâle der ya Ahmet Hâşim. (Piyâle de malûm «şarap kadehi» demek.)
Bir de gülgûne var: «Kadınların yüzlerine sürdükleri gül rengi düzgün, allık» demektir.
Gülgün’e selâm!

.