Zahid Akman dediğiniz kimdir?

Farklı oranlarda da olsa, bu Zahid Akman hadisesi hepimizi ilgilendiren bir mesele haline geldi. İstihbarat şefi sıfatımla soracak durumda olsam ve sabah toplantısında muhabir arkadaşlarıma diyebilsem ki:

Farklı oranlarda da olsa, bu Zahid Akman hadisesi hepimizi ilgilendiren bir mesele haline geldi. İstihbarat şefi sıfatımla soracak durumda olsam ve sabah toplantısında muhabir arkadaşlarıma diyebilsem ki:
– Sizce bugünün gündem sıralaması nedir, nasıldır?
Ve o zamanlar yaptığım gibi, teklif edilen gündem konularını sıralasam, eminim ilk üç dört maddeden biri bu Zahid Akman hadisesi olurdu.
* TSK’da hazırlanmış denen «AKP’yi ve Fethullah Gülen taifesini bitirme planı.» l İran’da seçim ertesi kargaşası. l Merkez Bankası Başkanı’nın ekonomik durum hakkında dürüst açıklamalarından biri daha, bir sual: «Tünelin ucunda bir ışık var, ama gün ışığı mı, gelen bir arabanın ışığı mı, orası belli değil!»
Dördüncü madde nedir Allah aşkına? Obama’nın Beyaz Saray’da sergilediği sinek avı başarısı veya Vergi Dairesi Şefi hanımın 8 milyon TL’lik serveti, değil herhalde.
Ya nedir?
– En keskin çizgilerde Taraf’ın kovaladığı Zahid Akman haberi. Daha doğrusu tefrikası («Dizi yazı» dersem daha kolay anlaşılır.) Gene Taraf’ın ifadesiyle dün gelinen nokta şuydu: «Başbakan’ın Temiz bir arkadaş diye savunduğu RTÜK Başkanı Zahid Akman hakkında Almanya, nitelikli dolandırıcılık’tan soruşturma yapıyor.»
Benim derdim bu kişi değil. Niye üzüldüğümü size iki maddede özetlemeye çalışayım:
1. Bir hal ve haber ki bunu en iyi, modası geçmiş de olsa eski iki kelimeyle ifade edebilirim: laubaliliğin dik âlâsı! Yani «Saygısızlığın, ciddiyetsizliğin son kademesi.»
Almanya’daki resmî makamlardan alınan haberlere dayanarak basın adamı suçluyor. O hiç istifini bozmadan haksızlığa, hakarete uğramış mağduru oynuyor. Dün mesela CNN Türk de Rıdvan Akar ona cevap yetiştirmekle meşguldü; meşgalesi dakikalarca sürdü.
Bence habercilik değil bu. Alenen ve resmen okura, dinleyici ve seyirciye hem eziyet, hem de hakaret etmektedir.
Başbakan ondan memnunsa, alan razı/veren razı/ne karışır Tatar ağası mı diyeceğiz?
Cevap: Ya adamı kımıldamayamaz ve Başbakanı konuşamaz hâle getirin, ya da susun!
– O zaman mesele çözülmüş ve yanlış düzeltilmiş mi olacak?
– Elbette hayır! Bu sualin cevabını ikinci madde olarak verelim.
2. Televizyon dediğimiz bu iletişim aracı var ya! Ülkemizdeki her kademeden bütün okulların toplamı kadar etkili bir güç bu! Ne bakımdan mı? En büyük şehirden, elektriği olan en ücra mezraya kadar, toplumu iliklerine işleyerek yeniden şekillendirme açısından. Millî eğitim kadar önemli diyorum size. Ve toplum adına bu gücün hâlâ kaptan köşkünde duran kişinin adı da Zahid Akman!
Daha ne diyeyim ben size?

«Benim yaptığım nedir?» suali
O sualin cevabını dün verdim. TRT 2’den Sibel Ünlü sordu bana, «Dünkü ve bugünkü köşeyazarları hakkında ne düşünüyorsun?» diye. Dilimin döndüğü kadar anlatmaya çalıştım.
Nasır Koşunalp adlı okurumun, köşeyazarı olmak ve «Büyük bir gazetede kültür-edebiyat içerikli» yazılar yazmak isteyen, çok değerli ve yetenekli bir kız arkadaşı var. Şair ve yazar aslında, ama gazete okurlarıyla da buluşmak istiyor. Benden yol göstermemi bekliyorlar.
TRT 2’nin bu suali cevaplamaya çalıştığım programı dün akşam 19.10’da yayımlanacaktı; bu sabah 08.30’da tekrarı vardı. İnşallah rastlamış ve dinlemişlerdir diyecektim, içim rahat etmedi. Melek’ten rica ettim: Nasır Bey’i telefonla bul ve bu haberi şimdiden ver ona, diye. Eminim aramıştır.
Sibel’in suali apansız soruldu bana.  Zaman da yeterli değildi doğrusu. Ama sorulası bir sualdi, inkâr edemem. Cevap vermem pek kolay olmadı, bu arada köşe yazarlığını ne gözle gördüğümü söylemiş oldum galiba.
Çocuklar gittikten sonra onu düşündüm. İş edinmiş, her gün oturup çala kalem yazıyoruz. Meslekteki yerimiz, toplumdaki görevimiz ve değerimiz nedir, ne değildir; bunun üzerinde de gereğince durabiliyor muyuz?
Benim mesela, kendi neslimden gazetecilerle bu konuda sohbet etmişliğim var mı? Yoooo!
Ayıp olmuyor mu? Olmaz olur mu? Birbirimizin kusurunu bulup söylemekte pek mahiriz. Durup, kendi yazdıklarımızı da  o gözle değerlendirsek ya!
Benim gibi meslekten gelmişlerin önemli bir noksanıdır bu. İtiraf etmesek de, hemen hiç birimizin «Ben ne tür bir köşe kadısı olacağım?» sualinin cevabını bilerek başlamadık bu işe.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Salah Ünsaler)
* Televizyonda konuşmacılar, tahminde bulunacaksa söze «Atıyorum...» diye başlıyor. Kafadan atmak deyişinden herhalde. Kibar bir ifade değil. «Farz edelim...» denemez mi?
– Atmak fiili, «Gelişigüzel, bilmeden, düşünmeden konuşmak, abartarak söylemek» ve «Bir gerçeğe dayanmadan konuşmak, uydurmak» anlamlarına da gelir. Evet, nazik bir söyleyiş değil.
(Korgun Koral)
* Geçen gün «Demek ki birkaç yılda bir darbeli günler yaşamaya da müstehaksınız...» diye yazdınız. Doğru imla hangisidir: müstehak mı, müstahak mı?
– Daha doğrusu müstahak’tır. Sözlüklerin çoğu bu imlayı benimser. Ama madde başlığında müstahak veya müstehak diyen sözlükler de var. Aslında müstahak demek lazım, ama müstehak yazmak da yanlış sayılmaz, anlamına gelir. Ben o imkândan faydalanıyorum. İstanbul Türkçesinin «e» sesini «a»ya tercih eğiliminin etkisiyle midir nedir, orasını bilemem.
Uyarınıza teşekkür ederim.
(Yasin Özkan)
* Geleneksel Pilav Gününe davetlisiniz, diye ilan veriyorlar. Geleneksel olması için uzun yılların geçmesi, eylemin kültürel ve tarihî bir anlam oluşturması gerekmez mi? Faraza bir 10 yıl?
– Ona bakarsanız sözlükler gelenek kelimesini tarife, «Asırlar boyunca nesilden nesile geçerek gelen...» diye başlar. Haklısınız geleneksel sıfatını haysiyetini haleldar etmeden kullanmak gerekir.