Zamanla askere bakış açımız değişiyor. Ama birlikte değişmeyi beceremiyoruz

Tatil gününde telaşa kapılmadan konuşmak daha kolay olur. İnsan bu günlerde daha sakin, daha tahammüllüdür. Tartışmaya dönüşebilir konulara, belki havanın fazla sıcak olduğu günlerde bile girmemeli!

Tatil gününde telaşa kapılmadan konuşmak daha kolay olur. İnsan bu günlerde daha sakin, daha tahammüllüdür. Tartışmaya dönüşebilir konulara, belki havanın fazla sıcak olduğu günlerde bile girmemeli!
– Ne diyeceksen de be adam, diye azarlamak geldi içinizden, değil mi?
Siz haklısınız da, ben de bu bahse girmekte biraz zorlanıyorum. Hani hiç kırmak istemediğiniz yakınınızı, bir konuda uyarmanız gerekir de bazen, lafa neresinden başlasam diye aranır, önce biraz etrafında gezinirsiniz.
Bakın kaç adla anıyoruz onları. Asker diyoruz, Ordu diyoruz, Genelkurmay diyoruz, kısaltmaya TSK dediğimiz de oluyor... Onlarla bir şekilde mutlaka meşgulüz.
Hatırlayın bakın!
İlk çocukluk günlerimde, ata biner gibi halamın dizlerine otururdum. Sol elimde, ucu halamın beline dolanmış bir kemerden oluşan dizgin, sağ elimde ucu omuzuma dayalı bir sopa, yani tüfeğim, adeta adımlarla ağır ağır ilerlerdik. Zaman zaman mırıldandığı İzmir Marşı'yla halamın gidişimizi rahvana dönüştürdüğü de olur, tören yerinde tribünlerin önüne geldiysek, ben silahı kucağıma yatırıp sağ elimle selama durmaktan da geri kalmazdım.
– Büyüyünce ne olacaksın bakalım, sualine benim yerime halam cevap verirdi:
– Paşa olacak benim oğlum teyzesi, paşa olacak. Siz de inşallah göreceksiniz.
Yakınımızda oturan subaylar birliklerine, kışlalarına gidip dönerlerdi. Subay önde, seyis üç adım arkada, caddelerde böyle atlı kafileler görürdünüz, arnavutkaldırımı yollarda rak-ruk rak-ruk bir yerlere giden. Oğlan çocukları ata binmeyi, seyis erlerden öğrenirdik. Ben, seyise «Dizginleri bıraksana ağabey!» diyecek yaşa gelemeden Denizli'den ayrıldık.
Büyük şehirde atı, ara ki bulasın! Komşularımız arasında giderek subay da kalmadı zaten. Nal seslerinin yerini motör gürültüleri, at terinin, hatta at gübresinin insana iyi gelen kokusunun yerini de egzos dumanı ve benzin kokusu aldı.
*
Günlük hayatımızda daha çok asker vardı eskiden. Tanıdık, akraba ailelerin çocukları da vardı, meslek olarak askerliği seçmiş... Biz İstanbul'a gelip Boğaz köylerinde mekân tuttuğumuzda, erkek çocukların subaylık hevesi sınıf değiştirdi: kendimizi, tertemiz beyaz elbiseleri içinde yakışıklı deniz subayları olarak hayal etmeye başladık.
Zamanla farklı çevrelerin çocukları gider oldu askerî okullara. Bizim, Beylerbeyi, Kuleli, Bursa Işıklar askerî okullarında arkadaşlarımız vardı. Zamanla, büyükşehirden bu okullara giden öğrencilerin sayısı azaldı.
Savaş yıllarında bütün devlet memurları gibi, subay aileleri de sıkıntıdaydı. Ailelerin, subaylar talip olunca kız vermekten kaçınmalarına dair hikâyeleri çok sonra Madanoğlu Paşa'dan dinledim.
*
Benim bir arkadaşım gitti Heybeli Okulu'ndaki denizcilik okuluna. O da liseyi bitirmeden ayrıldı. Komşumuz atlı zabitlerden sonra yedek subaylık çağına kadar çok asker görmedim.
Zamanla onların malî durumları da düzeldi, diye biliyoruz. 27 Mayıs bu açıdan da bir değişikliğin başladığı tarihti, denir. Net bilgi sahibi değilim. Lojmanları çoğaldı, elbette attan, seyisten eser kalmadı. Hepimiz gibi onlar da motorize oldular. Meslekleri, çoğumuz gibi daha çok yabancı dil öğrenmeyi, teknolojiyle ünsiyet peyda etmeyi gerektirir oldu. Ama benim hayatımda giderek subay arkadaşım kalmadı.
Diyebilirim ki, en haklı sayıldıkları dönemlerde bile ben, darbelerden, müdahalelerden hoşlanmadım. Şöyle diyebilirim: 1960 ertesi benim gözümde askerin mahiyeti bir anlamda değişti. Onları, gün oldu, bir siyasî partinin üniformalı mensupları gibi de gördüm doğrusu... Haklı veya haksızdım, ama siyasete bulaşmalarını askerlere bir türlü yakıştıramadım.
Çocukluğumda, gençliğimde bana, «Askerler bir toplantıda siyasî görüşlerini paylaşmadıkları yeni Cumhurbaşkanımıza, (geçen hafta şahit olduğumuz) şu, şu, şu muameleyi layık görmüşler» denseydi, inanmakta cidden güçlük çekerdim. Gene çok üzüldüm, ama pek de hayret etmedim.
Ne yazık değil mi?
*
Hıncal Uluç, ki bu konuda Mehmet Ali Kışlalı ağabeyi dışında otorite tanımaz, içinde «Köşk İkinci Cumhuriyetçilerin elinde olunca, Ordu da İkinci Cumhuriyetçi olmak zorunda kalır.» kabilinden özdeyişlere de yer verdiği yazısında, benim de aklımdan geçen bir konuya değinmişti (Sabah, 31 ağustos).
«Türk Subayı, Cumhuriyetin kurulduğu günden beri, Harbiye'de aynı ilkelerle beyni yıkanarak yetiştiriliyor. Atatürk ilke ve devrimlerine ölesiye bağlılık... Laik Cumhuruyeti, anayasal hakla, koruma ve kollama onlar için yasal görev... Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yasası. Madde 35...
«Kuleli'de, Harbiye'de, Akademi'de bunu okuyor. 30 yıl kışlada, kıtada, karargâhta bununla yatıyor, bununla kalkıyor... Arada çıkan bir iki çürük diş, Şûralarda temizleniyor...
«Yani...»
Yanisi, (Bundan ötesi benim düşüncelerimin ifadesidir; Hıncal'dan aktarıyorum sanmayın) harcıâlem liseler gibi, meslek liseleriyle de, bu arada askerî liselerle de, imam hatip liseleriyle de, yabancı dilde eğitim verenlerle de daha yakından ilgilenmeliyiz.
Bekleyelim, diyor Hıncal. Beklerken son elli yılda başımıza gelenleri de hatırlamamızda fayda var, diyorum bendeniz de.