Zor iş bir ülkeyi yönetmek

Esaslı bir yönetim tecrübesinden geçmedim. Nedir yaptıklarım? Radyoda yönetmen yardımcısıydım.

Esaslı bir yönetim tecrübesinden geçmedim. Nedir yaptıklarım? Radyoda yönetmen yardımcısıydım. T. Turizm Kurumu’nun bir yöneticisi olarak bir gemiyle 400 yolcuyu, Türkiye’yi oralarda temsil etmek için hazırlanmış bir sergiyi ve Olgunlaşma Enstitüsü’nün defile ekibini iki ay süren bir yolculukla Amerika’ya kadar götürüp getirdim. Gazetelerde çeşitli servislerin ve sonunda işin başında yıllarca çalıştım. Tavukçuluk, inekçilik ve arıcılık yapılan, sekiz ailenin tam kadro çalıştığı bir çiftliği on küsur yıl işlettim. Yayınevim oldu bir tarihte. Sayısını hemen söyleyemeyeceğim ansiklopedi yayınlarının başında bulundum. (Meydan Larousse yayın kurulunun ileri gelen yazarlarından Hilmi Yavuz geçenlerde        -takma adını kullanarak- «Hakkı Bey, tıpkı Okan Bayülgen’in programında konu mankeni olduğu gibi, Meydan Larousse’ta da aynı pozisyonda bir konu mankeni mesabesindeydi; bütün tercüme işlerini rahmetli Adnan Benk hocamız yaparken [Adnan, keşke sağ olsaydın da bunları seninle konuşabilseydik!] Hakkı Bey, ekseriya odasında beşlik simit gibi oturmaktan başka bir şey yapmamıştır» diyorsa da, bakmayın siz o garibin kendini «efervesan» sanıp da beni köpürtmeye kalkmasına, ortağım işinsanı Safa Kılıçlıoğlu’nu enayi sanmasına... çok emek verdim o işe.)
Benim iş tecrübem işte bu kadardır, demek istemiştim.
Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlere bakıp bakıp hayretler içinde kalmama, inanır mısınız, beşlik simit gibi altmış yıl odamda oturmuş olmam da yetiyor.
Eski Genelkurmay Başkanımız İsmail Hakkı Paşa’nın yerden göğe haklı olarak, televizyonlarda dinlemek zorunda kaldığımız o gazoz-adamın sözlerinden nasıl rahatsız olduğunu üzülerek okudum. Oktay Ekşi dün pek güzel anlatmıştı, devlet televizyonunun da bu rezalette görev almasından, o kadarı yetmezmiş gibi bu mendeburla ertesi gün canlı bağlantı kurmayı marifet sanmasından...
Sık sık tekrarladığım bir laf var ya hani: disiplin ve organizasyon kelimelerinin dilimizde tam bir karşılığı yoktur, diye.
İşi şahsiyata dökme hemen, demeyin de içimi dökeyim: hayatım boyunca «İyi ki bunu yaptık!» diyebilmekten gurur duyduğum bir çalışma (bir yayımcılık başarısı) için acur’un biri çıkmış «O bir işe yaramadı zaten» diyor. İş bu kadarıyla bitmiyor ki. Karadayı gibi vakur bir komutandan Allahın menduburu «Çete erkânındandı» diye söz etmeye cesaret edebiliyor.
Çünkü efendim, Türkiye’yi yönetme konumuna gelmiş bulunanlar işin acemisi! Örneklerine bakarak hazırlanmış bir seçim kanununu Meclis’ten geçirmekle, o makamı hakkıyla dolduracak yöneticileri seçebilmek aynı şey değil.

«Bekâr»lara ihracat imkânı
Merak edilmeyecek gibi değil. Haberin başlığında şu söylenene bakar mısınız: «Türkiye’nin kirli çamaşırı bizden önce AB’ye girdi.» (Sabah, 16 ocak).
– Kirli çamaşır denen bir ürün mü var? Bizde de üretiliyor mu, demeden önce gelin alt başlığı da okuyalım: «Ürün denemek için kirli çamaşır bulmakta zorlanan P&G’nin Brüksel Ar-Ge Merkezi kirli çamaşırları Türkiye’den satın alıyor.»
Neymiş efendim? Söz konusu resmen, o bildiğimiz kirli çamaşırlarmış. Belçika açısından evet ithalat, ama biz alenen ve resmen çamaşır ihraç etmekteymişiz, ki benim bu övgüye değer ticari (ve sınai) faaliyetimizden hiç mi hiç haberim yoktu.
Fotoğraflara baktım. Hilâl Şahin adlı, dağınık saçlı, beyaz laboratuvar önlüklü bir hanım kızımız ön plandaydı.
Durun bir dakika! Zihnimde beliren ilk sual şu oldu:
– Bizde de kirli çamaşır bol bol bulunur. Her yerde öyledir de, bu malı (Her neye yarayacaksa) Türkiye’den ithal etmek Belçikalının aklına nereden gelmiş acaba?
Okudum, Hilâl Hanım kızımız adı geçen firmanın (ki Prima, Orkid, İpana, Duracell, Gillette traş bıcağı ve Braun epilatörü gibi markaları temsil etmekteymiş) evet Belçika’daki merkezinde çalışıyormuş. Sıkı durun görevinin adını da söyleyeceğim: Firmanın Ar-Ge’ye yılda 2,5 milyon dolar harcadığını da söyledikten sonra, Hilâl Hanım’ın sıfatına geleyim: P&G Avrupa Araştırma-Geliştime Merkezi, Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Afrika Kumaş Bakım Kategorisi Ürün Geliştirme Müdürü imiş.
– Brüksel’deki evlerden de kirli çamaşırlarını alıyoruz, diyor. Ve temizlenmiş olarak evlere telim ediyoruz. Ama bunlar yetmiyor. Yılda 50 000 defa ve her seferinde 3 kilo çamaşır yıkadığımız düşünülürse Türkiye bu konuda büyük bir fayda sağlıyor. (Biz de bu mahsulümüzle gurur duyarız, demek lazım belki bu noktada, ama içimden gelmedi.)
Kirli çamaşırlar için ya vitrin fiyatını ödüyorlarmış, ya da o ürün değerinde yeni bir ürünle takas ediyorlarmış kirli çamaşırları. Ne demektir, yani üç tertip kirli çamaşıra karşılık iki tertip don-gömlek mi veriyorlar? Yoksa üç takım mı, anlayamadım.
Lisedeyken, üst kattaki yatakhanelerde, üniversitedeyken talebe yurtlarında kalan «bekâr» (öyle denirdi) arkadaşları unutmadım elbette. Bugünkü bekârların da bu kârlı ihracat imkânından haberleri olsun istedim.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Halil Akvarup)
* Özellikle meteoroloji haberlerinde duyduğumuz «ila» bağlacı, mesela «Rüzgâr kuzeybatı yönünden beş ila altı şiddetinde esecek» cümlesinde doğru bir söyleyiş biçimi midir?
– İla edatı «-e kadar» anlamında ve birleşik şekillerde kullanılır: ila-maşallah gibi... ila nihaye... gibi
Sayılar arasında kullanılmışsa (siz bunu soruyorsunuz) «-den..., -e kadar» anlamına gelir: yirmi ila kırk, mesela: «yirmiden kırka kadar» demektir.