21 yıl gecikmeli bir yazı: Gökçeada

Bu yazı, ya da buna benzer bir yazı, bundan 21 yıl önce yazılacaktı. 1988 yılında önemli bir otel zincirinin İngilizce dergisinin editörlüğünü yapan arkadaşım Mustafa Gürsel benden...

Bu yazı, ya da buna benzer bir yazı, bundan 21 yıl önce yazılacaktı. 1988 yılında önemli bir otel zincirinin İngilizce dergisinin editörlüğünü yapan arkadaşım Mustafa Gürsel benden Türkiye’nin Ege adalarına ilişkin iki yazı istemişti. Birincisini yazmak üzere Bozcaada’ya geldik. Geliş o geliş. Gökçeada (İmroz) hakkındaki ikinci yazı hiçbir zaman yazılamadı.
Bugün ne Mustafa var, ne de o dergi. Ama Gökçeada yerinde duruyor. Nasıl durduğunu merak edip geçen hafta oraya gittik.
Bozcaada’da yazlarımı geçirdiğim ev Gökçeada’nın tam karşısındadır. Her gün birçok kez göz göze geliriz. Gününe, rüzgârına, denizine göre kimi zaman elimi uzatsam tutacak kadar yakın, kimi zaman ise ulaşılamayacak kadar uzaktır. Ama hep oradadır. Ve görüş mesafesinin iyi olduğu günlerde omuzunun üzerinden bakan zirveyi de görürüz. Gökçeada’nın ikizi sayabileceğimiz Semadirek’in Fengari tepesidir bu. Efsaneye göre, Poseidon Troya Savaşı’nı buradan izlemiştir!
Birbirine yalnızca 30 deniz mili mesafedeki bu iki ada arasında deniz bağlantısı olmadığından ne Bozcaadalılar Gökçeada’yı bilirler, ne de Gökçeadalılar Bozcaada’yı. İki ada arasında gemi seferleri başlayacağı söylentisi çıkar arada bir, ama bir türlü gerçekleşmez. Bu da, bizim denizci millet olmayı bir türlü beceremediğimizin bir başka kanıtıdır!
Gökçeaada’ya Gelibolu Yarımadası’ndaki Kabatepe Limanı’ndan feribotla gittik. Doğrusu ya, Bozcaadalılar olarak epey önyargılıydık. Adayı koşar adım gezdiğimiz iki günün ardından bu önyargıların çoğu yıkılmış olarak döndük. 20 küsur yıldır Bozcaada aşkıyla çarpan kalbimizde Gökçeada’ya da yer açtık.
Aslında, çocukluğumda İmroz olarak adını çok duyduğum Gökçeada’nın yanında Bozcaada ufak kalır. Gökçeada’nın yüzölçümü Bozcaada’nın sekiz katıdır. Volkanik tepeleriyle, dik yarlarıyla, uzayıp giden kumulları ve makilerle dolu tepeleriyle bir doğaseveri etkilememesi mümkün değildir.
Evet, insanların tahrip ettiği bölgeler var, ama bu tahribatın bir kısmı onarılabilir.
Gökçeada denince pek çok kişinin yüzünü ekşitmesinin nedeni, Limni’ye asker dolduran Yunanlılara inat olsun diye oraya asker yığılması ve boşalan Rum köyleri nedeniyle yürütülen yanlış iskân politikalarıdır.
Genellikle sarp tepelere kurulmuş olan terk edilmiş Rum köylerinde elbette ağır bir hüzün egemen. Ancak bir zamanlar Türkiye’nin en büyük köyü olduğu iddia edilen Dereköy dahil hemen hepsinde çok sayıda yabancı plakalı otomobil gördüm. 15 Ağustos’ta başlayacak olan Ortodoks kutlamasına katılmak için Rum kökenli çok sayıda İmrozlu’nun ziyarete geldiği belli oluyordu.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkiler iyi gittiği sürece, hele bir de AB kapıları açılırsa, gelenlerin sayısı artacaktır. 
Evhamlıların korkmasına gerek yok. Daha çok turist olarak gelecekler. Ada’nın turistik kaderi Bozcaada’nınkini izlerse, pansiyonculuk ya da lokantacılık yapmaya gelmeleri de kimseyi şaşırtmamalı. Eski köylerdeki mimari üslup restorasyona çok uygun.
Birçok İstanbullu’nun da ağzının suyunu akıtacaktır.
Ada’da son zamanlarda organik tarıma ağırlık verilmesi, doğru şeyler düşünüldüğünü ve uygulandığını gösteriyor.
Büyük bir potansiyele sahip olan Gökçeada’nın imaj sorununu çözebilmesi için entelektüel katkıya ihtiyacı var. Şu anda o açıdan çok zayıflar. Düşünün ki, adayla ilgili en iyi rehber kitabının yazarı Eylem Aktepe bile Bozcaada’da oturuyor ve oraya benim gibi uzaktan bakıyor.
Gökçeadalıların moral bozukluğunu aşıp adalarına güvenmelerinin ve sahip çıkmalarının zamanıdır.