AKP?nin verdiği ödüller

Pınar Kür, NTV?deki ?Haydi Gel Bizimle Ol? programında AKP iktidarı döneminde devletten ödül alan Çetin Altan ile Yaşar Kemal?i eleştirmiş. Çetin Altan için "Müthiş bir hayal...

Pınar Kür, NTV’deki ‘Haydi Gel Bizimle Ol’ programında AKP iktidarı döneminde devletten ödül alan Çetin Altan ile Yaşar Kemal’i eleştirmiş. Çetin Altan için “Müthiş bir hayal kırıklığına uğradım. Yani sen yıllarca muhalif ol, yıllarca hapislerde sürün, Meclis’te dayak ye, git bunlara biat et” demiş.
Kür, iki dev yazarın muhalif tavırde ısrar etmek yerine AKP’den ödül almayı kabul etmelerini ihtiyarlamalarına bağlamış.
Ben Kür’le aynı görüşte değilim ama benzer eleştirileri başkalarının da yapmakta olduğunu biliyorum. Beni daha çok denklemin öbür yanı ilgilendiriyor:
AKP hükümeti niçin kendi ideolojik ve kültürel çizgisine ters düşen şeyler yapıyor? Niçin Nâzım Hikmet’i vatandaşlığa kabul ediyor, Yaşar Kemal’i Çankaya’da ağırlıyor, Çetin Altan’ın önünde elpençe divan duruyor?
Ta 19. yüzyılın ortalarından beri Türk aydınlarının iki çizgiye ayrıldıklarını ve aralarında derin bir fay hattı oluştuğunu biliyoruz. Bir yanda ‘Batıcı’ diye öbeklendirilen, ülkede düzenin baştan aşağıya değiştirilmesini savunan ‘materyalist’ çizgi, öbür yanda kurtuluşun geçmişin saf değerlerinde yattığını öne süren ve bu nedenle dine çok önem veren ‘maneviyatçı’ çizgi.
Bu iki çizginin takipçileri 150 yıl içinde farklı yazarları beğendiler, şiirler okudular, dernekler kurdular, partilere girdiler. Tevfik Fikret’e karşı Mehmet Akif, Nâzım Hikmet’e karşı Necip Fazıl, Orhan Kemal’e karşı Peyami Safa, Cemal Süreya’ya karşı Sezai Karakoç, Metin Erksan’a karşı Yücel Çakmaklı, vb.
AKP, ağırlıklı olarak, ikinci çizginin bir uzantısı. Önde gelenlerinin geçmişlerinde okudukları kitaplar, katıldıkları dernekler, çıkardıkları yayınlar bunu net bir biçimde ortaya koyuyor. AKP belediyelerinin yaptığı kültürel etkinlikler ve sokaklara verdikleri isimlerin bir içerik analizi yapılırsa nereden geldikleri kolayca anlaşılır.
Buna karşılık Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal ve Çetin Altan çok net ve açık olarak birinci çizginin ürünü olan yazarlar. Her üçü de oldukça yakın tarihlere kadar ikinci çizgiden gelenlerin ‘nefret edilecekler’ listesinde çok üstlerde gelmekteydi. İsimleri gerektiğinde bir küfür gibi kullanılıyordu.
Peki, ne değişti?
Elbette çok şey değişti. Bunların en başında Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Soğuk Savaş’ın sona erişi geliyor. Türkiye’de demokrasi kültürünün derinleşmeye başlamasıyla fikir ayrılıkları konusunda hoşgörü düzeyi yükseldi.
Ancak bence durum bundan ibaret değil. AKP’nin solun eski ikonlarıyla barış ilan etmesi belirli bir politikayı da yansıtıyor.
Büyük resme bakarak bu politikayı ulusalcıları tasfiye operasyonu çerçevesine yerleştirebilirsiniz.
Nasıl mı? Şöyle:
1970’lerde ‘sol’ hareket olarak çok güçlenen birinci çizginin uzantıları 12 Eylül darbesiyle fena halde parçalandı. Bu ufalanış sürecinde, ‘sol’un entelektüel liderlerinden bir kısmı (Örneğin Çetin Altan) liberalliğe kayarken, bir kısmı milliyetçiliğe yöneldi ve (örneğin Attilâ İlhan) ulusalcı oldu...
1990’larda liberal kesim öteki çizgiden gelen siyasal İslam kökenlilerle ortaklıklar kurdu.  Ulusalcılar ise yükselen İslamcı-liberal koalisyonunun can düşmanı kesildiler.
İslamcı-liberal koalisyonu 2000’li yıllarda dünya konjonktürünün de desteğiyle palazlandı. Bir noktadan sonra ulusalcıları tasfiye operasyonuna girişti. Ama bunu yaparken
ulusalcı olmamış solcuları karşısına almak istemedi. Kaldı ki, şimdi kendileriyle koalisyon yapan liberallerin bir kısmı şimdi bile Marksist olduklarını söylüyordu.
Buna ‘mavi boncuk’ politikası da diyebilirsiniz, tarihsel uzlaşma da.
Ama raslantı diyemezsiniz.