AKP'nin yeni transferleri

Bu yıl siyaset ve futbolda transfer dönemi üst üste düştü. Bir süredir gazetelerin ilk sayfaları da spor sayfaları gibi transfer haberleri ve spekülasyonları ile dolu.

Bu yıl siyaset ve futbolda transfer dönemi üst üste düştü. Bir süredir gazetelerin ilk sayfaları da spor sayfaları gibi transfer haberleri ve spekülasyonları ile dolu. Neyse ki, siyasette transfer dönemi önümüzdeki pazartesi günü sona eriyor. O gün partiler aday listelerini federasyona (pardon, Yüksek Seçim Kurulu'na) bildirecekler!
Siyasette transfer dönemi bu kez her zamankinden daha hareketli geçti. İktidardaki AKP geniş bir vitrin düzenleme harekâtına girişti. Milli Görüş kökenli olmayan liberal isimlerin yanı sıra Ertuğrul Günay ve Haluk Özdalga gibi tanınmış iki sosyal demokrat da AKP kadrolarına katıldı. Son anda başka katılmalar da olabilir.
Soru şu: Acaba vitrin kaldırıldığında ne olacak? Partiye yeni katılanlar vitrinden depoya mı gidecekler, yoksa kendilerine iyi raflarda yer bulabilecekler mi? Hatırlayacaksınız, CHP'nin 2002 seçimlerindeki vitrininin tümü (Kemal Derviş, Yaşar Nuri Öztürk, Zülfü Livaneli) sonuçlar belli olduktan sonra doğru depoya gönderilmişti. Liderlik konusunda hassas olduğu ortaya çıkan Erdoğan da Deniz Baykal gibi mi yapacak, yoksa yaptığı transferlerden gerçekten yararlanmak isteyecek mi?
Bu sorunun yanıtı AKP için diğer partilere kıyasla daha büyük bir önem taşıyor. AKP'nin İslamcı parti imajından bir türlü kurtulamamasının ana nedeni, iç yönetimin salt Milli Görüş kökenli kadrolarda, daha doğrusu Erdoğan-Gül-Arınç triumvirasında yoğunlaşmasıydı. Cumhurbaşkanlığı krizi de bu yüzden patlak verdi. Partinin, o kadar ihtiyaç duyulduğu halde, bir dördüncü kişiyi çıkaramaması bu yoğunlaşmanın ne kadar kemikleşmiş olduğunu ortaya koydu.
'Çıkaramaması' derken öyle biri yoktu anlamında konuşmuyorum. Elbette vardı. Ancak, AKP'nin en tepesinde bulunanlardan birisinin geçenlerde bana söylediği üzere, parti grubunun bu üçlü dışında bir ismi kabul etmeyeceği anlaşılmıştı. 'Onlar vardılar ama yoktular' türünden Atilla İlhan'vari şeyler söyleyebiliriz.
Ya yeniler? Onlara ne türden roller verilecek? Bir süs, bir lejitimasyon aracı olarak mı kullanılacaklar? Yoksa partinin (ve ülkenin) yönetiminde gerçekten söz sahibi olmalarına izin verilecek mi?
Örneğin Anayasacı Prof. Dr. Zafer Üskül'ün AKP'de bulunmasının Türk demokrasisi açısından bir kazanç olduğu kanısındayım. Şu sorulara olumlu yanıt vermek kaydıyla: Acaba AKP'nin lider kadrosu Zafer hocanın dobra dobra söyleceklerini içtenlikle dinlemeye hazır mı? Yoksa sadece kendi istedikleri bölümlerini mi dinleyip gerisini duymazdan mı gelecekler?
Turhan Çömez'in ve Abdüllatif Şener'in başına gelenlerden sonra bu soruların yanıtından çok emin değilim. Çömez'in TBMM'den ayrılışı, eğer başka bir şekilde giremezse, gerçek bir kayıptır. Çömez'i bir televizyon programı vesilesiyle tanımadan önce, onu biraz deli dolu, kontrol dışı bir milliyetçi genç olarak düşünürdum. Karşıma son derece nazik, açık görüşlü, bilgili, cesur, yüksek ilkeli biri çıktı. Evet, bizim politikacı milletinden farklıydı, çünkü risk alabiliyor, bir başına hareket edebiliyordu. Ama dik duruşundan vazgeçmiyordu. (Çömez'in Balıkesir'den bağımsız olarak Meclis'e dönmesini dilerim.)
Abdüllatif Şener'le ilgili olarak fazla bir şey söylememe gerek yok. Onu şahsen tanımadım, ama televizyonlardaki mülakatlarını hep takdirle izledim. Bu kadar bulanık suyun bulunduğu bir havuzdan bu kadar duru bir şişe su nasıl çıkabiliyordu? Bunu kişisel erdemlerine borçlu olduğunu sanıyorum.
Partiler elbette önemli... Ancak, Türk siyasetinin her şeyden önce insani nitelikleri yüksek insanlara ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.