Alacakaranlık

22 Temmuz seçimlerinden bu yana 10 gün geçti. Olayın tarihsel değerlendirmesine geçmek için vakit henüz çok erken, ama ben şu anda durumu şöyle görüyorum:

22 Temmuz seçimlerinden bu yana 10 gün geçti. Olayın tarihsel değerlendirmesine geçmek için vakit henüz çok erken, ama ben şu anda durumu şöyle görüyorum:
"Kaybedenler belli, ancak kazananları henüz bilmiyoruz."
Önce kaybedenler: 'Cumhuriyet muhafızları' diyebileceğimiz geleneksel bürokratik kadrolar ve onların kendilerine en yakın gördükleri parti
kaybetti. Bu kadrolar zaten son 25 yıldır (Özal'dan beri?) Türkiye'nin karşısına çıkan sorunlar konusunda özgün çözümler üretmekte zorlanıyor, eski ve kullanım tarihi geçmiş ilaçlardan medet umuyor, daha çok başkalarından gelen önerilere yaptıkları itirazlarla varoluş nedenlerini haklı göstermeye çalışıyorlardı. Küreselleşme denen dev dalga
önünde ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Ona karşı üretmeye çalıştıkları dip dalgası ise içe kapanmacılık, yabancı düşmanlığı, AB karşıtlığı ve ulusalcılık bataklıklarında eriyip gitti.
Kendilerini yinelediler, ama yenileyemediler. Ve sonunda yenildiler.
Kazananlara gelince... Tabii bunu söylerken çok kısa dönemden değil en azından orta dönemden söz ediyorum. Yoksa, seçimi kimin kazandığı belli!
22 Temmuz sonuçlarına çok sevinen İslamcı ve liberal yazarlar 22 Temmuz'un bir 'devrim' olduğunu haykırıyorlar. Acaba aynı 'devrim'den mi söz ediyorlar?
Şu aşamada aynı 'devrim'den söz ediyor gibi görünseler bile, yakında farklı şeyler kastetmeye başlamayacaklar mı?
Eğer 22 Temmuz gerçekten 'devrim' idi ise, şu anda devrimlerin hemen ertesinde yaşandığı bilinen alacakaranlık döneminde olmalıyız.
Eski düzen çökmüştür, ama onun yerini neyin alacağı tam olarak belli değildir.
İşte o noktada ikinci perde başlar. Eski dostların yolları ayrılır, Ortaya yepyeni koalisyonlar ve karşıtlaşmalar çıkar.
Bu kez de farklı olmayacaktır. Orta dönem için çeşitli senaryolar dile getirilmeye başlandı bile:
Bunlardan birisi, Türkiye'nin bu dalganın üzerinde Avrupa Birliği tam üyeliğine doğru daha da azimli ilerleyeceği, demokratik ve müreffeh bir ülke olma hedefi rotasından şaşmayacağıdır.
İkincisi ise, gittikçe daha da muhafazakârlaşacağı ve bir süre sonra 'Ilımlı İslam Ülkesi' yaftasını hiç itirazsız kabul edeceği kıvama gelerek, Ortadoğulu bir kimliğe bürüneceği ya da 'asıl yeri'ne döneceğidir.
Bu senaryolardan birincisi Türkiye Cumhuriyeti 'özel projesi'nin mantıki sonucu olarak da değerlendirilebilir ve yenilgiye uğramış eski kadrolarca da zamanla benimsenebilir.
İkincisi ise, 'küresel proje'nin tasarımını yapan güçlere daha cazip ve kolay gelebilir...
İşaretler yakında belirir. Ne olursa olsun, alacakaranlık geçicidir.