Alacakaranlıkta

Yazarınız tatildeyken Türkiye 'asla geçilmez' denen bir çizgiyi daha geçti... Cumhuriyet'in en yüksek noktasında şimdi siyasal İslamcı ideolojiden gelen bir siyasetçi var.

"birden/sarsılarak uyandım:/etraf/alacakaranlık!/tanyeri ağarmıştı da/sabah mı oluyordu acaba/yoksa/karanlık bir duman gibi/akşam mı inmekteydi üzerimize?"
Dedim ki Poyraza, s.63

Yazarınız tatildeyken Türkiye 'asla geçilmez' denen bir çizgiyi daha geçti... Cumhuriyet'in en yüksek noktasında şimdi siyasal İslamcı ideolojiden gelen bir siyasetçi var. Cumhuriyet'in orijinal ideolojisi ve kadrolarına (Kemalizm?) karşı çıkmış olan ekiplerin adım adım yürüyen ilerlemesi hedefe ulaşmıştır. M. Kemal'in kurduğu Türkiye, en büyük kentleri, hükümeti ve en yüksek yöneticisi ile bu kadro tarafından yönetiliyor. Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Hasan Ali Yücel`in çizgisi değil, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Ali Fuad Başgil çizgisi iktidardadır.
Bir ülkenin rejiminin kendisinin 'hayır'lanmasını (negation) temel ilke saymış kadroların iktidara gelmesine izin vermesi ya da vermek zorunda kalması, onun kesin yenilgisi sayılabileceği gibi, kendisine güveninin ve başarısının işareti de sayılabilir. Acaba hangisi? Bu sorunun yanıtını önümüzdeki birkaç yıl içinde, diyelim yerel seçimlere kadar, öğreneceğiz. Abdullah Gül'ün nice badirelerden sonra bileğinin hakkıyla Cumhurbaşkanlığı'na yükselmesiyle birlikte işte o kritik sınav dönemine girmiş bulunuyoruz.
Bundan sonrası için iki senaryo olduğunu biliyorsunuz: Kimi İslamcılar ve onlara inanmış liberallerce paylaşılan senaryoya göre, Türkiye, Abdullah Gül'ün seçimiyle askeri vesayet dönemini geride bırakmış, olgunlaşmış ve ilk kez gerçek demokrasi düzeyine yükselmiştir. Bundan böyle de siyasal çarklar daha fazla özgürlük yönünde ilerleyecek, Türkiye, Avrupa standartlarında bir demokrasiye kavuşacaktır. Laiklik asla tehlikede değildir. Gelecek aydınlıktır.
Buna karşılık, Türkiye'nin AKP eliyle siyasal açıdan belirli bir biçimde 'özgürleştirilmesi'nin ağır bir bedeli olacağını düşünenler de var. Bu bedel, ülkenin sosyolojik olarak muhafazakârlaştırılması ve İslamileştirilmesidir. Son zamanlarda yayımlanan kamuoyu araştırmaları, örneğin Prof. Dr. Yılmaz Esmer'in seçim sonrası araştırması, bu açıdan ülkemizin ne kadar ürkütücü bir noktada bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Özgürlüklerin sınırlanması ya da laikliğin budanması yarın öbür gün karşımıza muhafazakâr büyük çoğunluğun talepleri olarak çıktığında ne olacak? 'Halk istiyorsa laiklik tabii ki gidecek' mi? Bu koşullar altında yaşamak istemeyenlerin başka ülkelere gitmeleri mi istenecek? Gelecek, karanlıktır.
Ben, Gül'ün Çankaya'ya çıktığı tarih itibarıyla, hangi senaryonun galip geleceğinin henüz belli olmadığını, Türkiye Cumhuriyeti ve demokrasisinin geleceği için asıl mücadelenin şimdi başladığını düşünüyorum. Askerlerin 27 Nisan muhtırasından sonra düştükleri durumu ve Sezer'in ayrılmasıyla cumhurbaşkanlığının bir emniyet supabı olmaktan çıkmış olmasını göz önüne alarak, demokrasi alanının artık tamamen açık olduğunu söyleyebiliriz. Hep, taraflı davrandıkları söylenenler ve yasal olmayan faullere başvurdukları öne sürülen ezeli şüpheliler yoklar artık. Dayılar yok. Engeller kalktı. Herkes demokrasi mücadelesini, mağduriyet mazeretleri üretmeden, demokrasi ringinde yapabilir.
Daha doğrusu yapabilmeli. Eğer AKP iktidarı, kendi içlerinden gelen Gül'ün cumhurbaşkanlığından da güç alarak, sosyolojik muhafazakârlaşmayı siyasal mekanizmalarla hızlandırmaya kalkışırsa; yani, zaten başladığı İslami toplum mühendisliğine hız verirse işin tadı hızla kaçar ve Türkiye kötü yerlere sürüklenir. Yok, böyle olmaz, özgürlük vaatleri doğru çıkarsa Türkiye yeni ufuklara ilerler...
Şu an alacakaranlık... Umarım, sabah olmaktadır.