Antalya'daki hasat

46.Antalya Uluslararası Altın Portakal Film Festivali nedeniyle Antalya'dayım. Bu festivale ikinci gelişim. Bundan 20 yıl kadar önce gene birkaç günlüğüne uğramıştım.

46.Antalya Uluslararası Altın Portakal Film Festivali nedeniyle Antalya’dayım. Bu festivale ikinci gelişim.
Bundan 20 yıl kadar önce gene birkaç günlüğüne uğramıştım.
İstikrasızlıklar ülkesi Türkiye’de bu türden bir sanat etkinliğinin 46. yılına ulaşması önemli bir şey. Altın Portakal’ın yalnızca Türk sinemasının değil, dünya sinemasının da önemli olayları arasına girme yolunda ilerlediğini görüyor, kıvanıyorum.
Antalya’da yerel yönetimdeki değişime ve festival bütçesindeki daralmaya rağmen çok festivalin organizasyonunun iyi niyetli ve başarılı olduğunu söyleyebilirim. AKSAV görevlilerinin yanı sıra Mustafa Akaydın’ın seçim zeferinde büyük rolü olan gönüllüler de arı gibi çalışıyorlar... Canlı ve umutlu bir atmosfer çevreye egemen. Salonlar dolup taşıyor. Sinema tutkunları hayatlarından memnuna benziyorlar...
Daha önce birçok kez yazdım: Türk sinemasının ve sinemacılarının geleceğinden çok umutluyum. Festivalde yarışan filmleri görenler, bu umutlarımı pekiştirici şeyler söylüyorlar.
‘Türk sinemacıları’nın dedim. Önümüzdeki yıllarda birçok ülkede Fatih Akın ve Ferzan Özpetek gibi
kökleri burada olan sinemacıların parlaması beni şaşırtmayacak.
Türk sineması uzun onyıllar boyunca ekonomik birikimsizliğin ve kısmen bununla bağlantılı teknolojik açığın sıkıntılarını yaşadı. Teknolojik yetersizlikler nedeniyle sinema ürünlerimizin uluslararası pazarlarda müşteri bulma şansı sınırlı kaldı. Ses kalitesi düşük, kötü aydınlatılmış sahnelerle dolu flu kopyaların, öyküsü ve oyunculuğu ne kadar iyi olursa olsun, dünya ölçeğinde iddialı olması zordu.
Dijital devrimle pek çok şey değişti.
1990’lara kadar derin dengesizliklerle dolu küresel iletişim ortamının yeni teknolojilerle epey demokratikleştiğini söyleyebiliriz. Artık ‘merkez’dekilerle ‘çevre’dekiler aşağı yukarı aynı makineleri kullanıyorlar. Teknik kalite açısından ortak bir düzey yakalamak eskisi kadar büyük bir sorun değil.
Yeni Türk yönetmenleri de bilgisayar çocuğu. Bu yeni teknolojileri kullanmayı çok iyi biliyorlar. Bazıları yurdışında iyi sinema okullarında okudular, ötekiler burada öğrendiler. Kimseden geri kalan bir yanları yok.
O zaman iş geliyor, içeriğe, yani anlatacak şeylere.  İşte bizim çocukların ötekilere fark attığı yer burası.
Özellikle Batı’nın sanayileşmiş ülkelerinin yönetmenleri söyleyecek yeni bir şey bulmakta zorlanıyorlar. Sanki her şey daha önce pek çok kez anlatılmış. Sanki her şey geçmişte kalmış.
Oysa dünyaya Türkiye’den bakabilenler 21. yüzyılın yeni sorunlarını ve duyarlıklarını anlatmakta çok daha başarılı olabiliyorlar. Türkiye’nin tüm rüzgârlara açık, şizofreni ile sentez arasında bocalayan bir ülke olması, onlar için bir avantaja dönüşüyor. İslam, göçler, kadının yeri, kimlik arayışı... Dalganın patladığı yerden konuşabiliyorlar.
Anlatacakları, hem de yeni teknolojileri ustaca kullanarak ustaca anlatacakları, o kadar çok şey var ki.
Antalya’da işte bunun hasadı alınmakta...