Bağdat'ı sevmeyi nasıl öğrendim?

Bugün köşemi, şimdi Kahire'de yaşayan Bağdatlı bir anneye, Meysun Melek'e bırakıyorum: </br>&quot;Bağdat'ta çok farklı günlerdi onlar...

Bugün köşemi, şimdi Kahire'de yaşayan Bağdatlı bir anneye, Meysun Melek'e bırakıyorum:
"Bağdat'ta çok farklı günlerdi onlar...
O günlerde Bağdat'ın caddeleri yalnızca şimdi 'Yeşil Bölge' denen kısmı değil palmiye ve ökaliptüs ağaçlarıyla kaplıydı. Bahçeleri yasemin, gül, nane ve fesleğen kokuluydu. Tüm ağaçlar ve çiçekler, bu görmüş geçirmiş kente durmadan yeni hayat getiren Dicle'nin sularından beslenirdi.
Bağdat'ta çok farklı günlerdi onlar. İlkbahar yağmurları portakal çiçeği ve ıslanmış toprak kokusu getirirdi.
Sabahleyin erkenden sütçü kadınlar başlarının üzerindeki sepetlerde süt ve kaymak taşırlardı kente; dimdik, onurlu yürüyüşleriyle tıpkı son işgal sırasında görkemli Irak Müzesi'nden yağmalanmış olan heykellere benzerlerdi.
Bağdat'ta çok farklı günlerdi onlar. Bağdatlıların evlerinin kapıları, gelebilecek misafirler için ardına kadar açıktı. Gelenler, serin oturma odalarında ne oluyorsa ona katılırlardı. Akşamsa, bir ut çıkartılırdı bir yerden, bahçede bir fasıl heyeti kurulurdu ve şarkılara katılan dostların ve komşuların sayısı durmadan artardı.
Bağdat'ta çok farklı günlerdi onlar. Çocuklar okuldan, güler yüzlü ana babaların beklediği evlere gelirlerdi. Evlerinin damına çıkıp üzerinde Şam Gülü süslemeleri bulunan çarşaflara uzandıklarında korku nedir bilmezlerdi. Uyuyuncaya kadar ay ve yıldızlarla sohbet edip, göklerin güzelliğini ve sessizliğin gizli dinginliğini öğrendiklerini bilmeden uykuya dalarlardı.
Bağdat'ın o günlerini anlatmaya çalışırken niçin boğazımda bir şeyler tıkanıyor?
İşte o günlerde yepyeni bir bisiklet aldılar bana. İşte o günlerde bir kuzenim ellerimi havaya kaldırarak dans eder gibi bisiklet kullanmayı öğretti. Bir başkası genç Iraklı ressamların bulunduğu bir sergiye götürdü beni. Bir başkası ise, Çaykovski'nin Fındıkıran'ının ve Uyuyan Güzel'inin tadını çıkarmayı öğretti. O günlerde Bağdat'ta yaz mevsimi sefa zamanıydı. Ağustos ayında, genç ihtiyar hepimiz, elimizde küçük tahta parçalarına yapıştırılmış mumlarla teknelere biner Dicle'ye açılırdık. Karanlık sulara ulaştığımızda mumları yakar, dikkatle suya bırakıp, bir dilek tutar, küçük ışıkların akıntıyla bizden uzaklaşmasını seyrederdik.
Tuttuğumuz her dileğin gerçek olacağına hiç ama hiç şüphemiz yoktu!
İşte o günlerde bir sabah dedem beni ve erkek kardeşimi uyandırıp çabucak giyinmemizi istemişti. Mahallede bir hırsız yakalanmıştı ve dedem onu mutlaka görmemizi istiyordu.
Annem itiraz edince, benim hırsızlardan korktuğumu, hırsızların da insan olduğunu görmem için oraya gitmemiz gerektiğini söyledi. "Çocuklarının korku içinde büyümesini mi istiyorsun?" Giyinip yola koyulduk: Yetmişli yaşlarında hâlâ yakışıklı, uzun boylu ve dimdik bir adam ve yanında yürüyen iki çocuk: Hırsızların da insan olduğu kanıtlanacak.
Nice on yıllar sonra bir gün tankların kentime girdiğini televizyonda gördüğümde Büyük Tufan'ı andıran bir korku seli altında kaldım. Hemen dedem geldi aklıma, onunla birlikte hırsızı görmeye gidişimiz geldi, onun beni korkunun giremeyeceği yerlere götürüşü geldi.
Kentimi işte o günlerde sevmeye başladım. Kentimi ve bahçelerini, ağaçlarını, nehrini ve köprülerini, palmiyelerini ve eski binalarını, camilerini, kiliselerini ve çarşılarının serin karanlığını..."