Barlas-Erdoğan yanak okşama olayı

Medya konularına sık sık değinen bir yazar olarak, Mehmet Barlas'ın herkesin ortasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yanağını okşamasını yorumlayan bir yazı yazmadan yola devam etmem mümkün mü?

Medya konularına sık sık değinen bir yazar olarak, Mehmet Barlas'ın herkesin ortasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yanağını okşamasını yorumlayan bir yazı yazmadan yola devam etmem mümkün mü?
Değil. Öyleyse ilk fırsatta görevimizi eda edelim:
Önce olaya, aktörlerini tanımadığımız bir fotoğrafmış gibi bakalım. O resmi görünce, salt vücut dillerine bakarak ne düşünürüz? Bizim coğrafyanın vücut dili kodlarına göre (Amerika'da iki erkek arasında böyle şey olmaz!) şunları düşünürüz:
Bu iki insan birbirlerini daha önceden tanıyorlar. Aralarında ağabey-kardeş ilişkisi var.
Yanak okşayanı, ötekisine "Bazı kabahatlerin olsa da hâlâ sevgimiz devam ediyor" diyor.
Yanağı okşanan da karşı koymayarak, "Hâlâ abimsim" demekte.
Şimdi bir adım ileri gidelim ve bu fotoğraftaki iki kişiyi mesleki kategoriler olarak tanımış olalım: Çok kıdemli bir gazeteci ile ülkenin Başbakanı.
Yanak okşayan gazeteci, "Başbakansın ama sakın şımarma. Biz hancıyız sen ise yolcu."
Yanağı okşanan siyasetçi: "Dur bakalım, o kadar emin olma."
Şimdi bir adım daha yaklaşalım ve onların Mehmet Barlas ile Recep Tayyip Erdoğan olduğunu öğrenelim.
Mehmet Barlas'ı biraz tanıyanlar onun bu türden hareketlerini yadırgamazlar sanıyorum. Ta 1984 yılında Devlet Başkanı Kenan Evren ile Suudi Arabistan'a giderken, birkaç yıl öncenin cunta lideriyle samimi konuşma tarzının pek çok kimseye garip geldiğini hatırlıyorum. Sonradan diğer politikacılarla da kimilerince eleştirilen yakınlıklar kurdu.
İnsanlar vardır, siyasi kudretin şavkını ilginç bulur, bir pervane gibi ona doğru uçup yaklaşmaktan kendilerini alıkoyamazlar. Arada kanatlarının ucu yanabilir, ama onlar bir sonraki ampule doğru uçmaya devam ederler...
Şunu da söyleyeyim: Barlas'ın yüksek makam sahiplerini kendilerini gazetecilerden daha üstün görmemeleri konusunda uyardığını da duyuyorum. Böylesine bir kendine güveni, gazetecilik açısından olumlu bulurum.
Başbakan Erdoğan'a gelince, onun bu yanak okşanması konusunda ne düşündüğünü öğrenemedim. Ola ki, şikâyetçi değildir, hatta siyasetin hoyrat dünyasında bu türden ağabeyce şefkati özlemiştir.
Özetlemek gerekirse, manşetlere kadar çıkan yanak okşama olayını genelleme yapmaya pek uygun olmayan, kendine özgü bir olay olarak değerlendiriyorum.
Genellemek gerekirse şunu derim: Haber kaynakları ile gazeteciler arasındaki ilişkinin saygılı bir mesafe olarak tanımlanması kuraldır. Ancak, farklı gazetecilik kültürlerinde bu temel kuralın farklı versiyonlarına rastlayabiliriz.
En koyu Anglosakson gazetecilik kültüründe 'saygılı mesafe'nin yerini, 'şüpheli mesafe' alır. Bu kültürde gazetecilerin tüm siyasetçilere her zaman şüpheyle bakması beklenir. Gazetecinin görevi onları sürekli izlemek ve mümkünse suçüstü yakalamaktır.
Bu kültürde yetişmiş gazetecilerin çok sevdikleri bir vecize vardır:
"Siyasetçiler çocuk bezi gibidir, düzenli olarak değiştirilmeleri gerekir."
Kıt'a Avrupası'nda gazeteci ile politikacı buna kıyasla daha yakın ve içlidışlıdır. Daha doğrusu öyleydi, son zamanlarda oralarda da Anglo-Amerikan kültürünün etkilerini görüyoruz.
Anglo-Amerikan kültürünün 11 Eylül sonrasında kendi anavatanında düştüğü utanılacak durumu soracak olursanız, "O da ayrı mesele" derim.
Ve son söz: Bu gibi ilişkilerde asıl tehlikeli olan güpegündüz yanak okşamalar değil, masanın altından ayak parmağı sevişmeleridir!