Ben en çok basına güveniyorum

Birkaç ay önce uluslararası kıyaslamalı bir anket nedeniyle ziyaretime </br>gelen araştırmacı sordu:</br>&quot;Aşağıdaki kurumlardan en çok hangisine güven duyuyorsunuz?&quot;

Birkaç ay önce uluslararası kıyaslamalı bir anket nedeniyle ziyaretime
gelen araştırmacı sordu:
"Aşağıdaki kurumlardan en çok hangisine güven duyuyorsunuz?"
Malum seçenekleri sıraladı: Yargı, Meclis, Cumhurbaşkanlığı, Silahlı Kuvvetler, iş dünyası, üniversiteler, şu bu...
Hiç tereddütsüz: 'Basın' dedim.
Şaşkınlıkla yüzüme baktı. Soruyu yanlış anladığımı sanarak tekrarladı. Yine 'Basın' deyince, şaşırdığını itiraf etti.
Belli ki, daha önce hiç kimse bu yanıtı vermemişti. Herkes basının ve daha geniş olarak medyanın, ne kadar güven kaybettiğinden söz ediyordu. Bu konuda pek çok haber ve yorum çıkıyordu.
Nerede mi çıkıyordu bunlar? Basında. Yani eleştirilerin kaynağı olan kurumda. Genç araştırmacıya basını en çok güvendiğim kurum seçmemin nedeninin de bu olduğunu açıkladım:
"Evet, basında çok yanlış, çok çirkin şeyler çıkıyor. Büyük palavralar yayımlanıyor. Tek tek çok kötü gazeteler ve yazılar var. Vahim etik hataları yapılıyor. Ama gene basından birileri bunları hemen ifşa
ediyor, yapanların yüzüne çarpıyor. Yani, basınımızın kendi filtreleri var ve bunlar işliyor.
Diğer kurumlar için aynı şeyi söyleyebilir misiniz?"
Elbette söyleyemezsiniz. Oralarda da hatalar yapılıyor ama çoğu kez üstü örtülüyor. Oralarda karşılıklı eleştiri kanalları çok daha
dar. Kurum içi rekabet çok daha düşük, kurumu koruma içgüdüsü daha yüksek.
Günümüzde bizim basın kadar kendi kurumunu eleştiren başka bir iş alanı yoktur. Evet, bunu daha çok rakipleri üzerinden, kendisini sıyırmaya
çalışarak yapar, ama siz sonuca bakın. Her şey tabak gibi ortadadır ya da bir süre sonra ortaya çıkar.
Bu eleştiri ortamı ve onun getirdiği bu saydamlık basınımızı güvenilir kılar.
Tabii, bu sonuca varabilmek için basının ürettiklerinin tümüne bakabilecek bir konumda bulunmak gerekir. Yalnızca bir gazete okuyan
okurun işinin zor olduğunu kabul ederim.
Bazen diyorum ki, onlar için keşke spor sayfalarındaki 'haftanın karması' gibi damıtılmış bir gazete çıkarabilmek mümkün olsaydı.
Bunları yazmamın nedeni, medya ile ilgili başka bir yanılgı. Medyanın güçsüzlüğüne ilişkin yanılgı. Bu konularda kulaktan dolma bilgilerle donatılmış olanların, 'Canım, zaten medyanın siyasal etkisi de yok, olsaydı geçen seçimleri filanca parti kazanırdı' türünden şeyler söylediklerini eminim sizler de duymuşsunuzdur.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da Aşkabat yolunda uçakta aynı koroya katılmış: "Zaten medyanın halk üzerinde korkulduğu kadar etkisi yok" demiş.
Niye 'Korkulduğu kadar' demiş, bunun analizini başkalarına bırakıyorum. 'Etki' derken salt seçmenin sandığa yansıyan oy tercihini kastediyorsa, kısmen haklı olabilir. Ama, onun da çok iyi bilmesi gerektiği gibi, 'etki' sandığa oy atmaktan ibaret değildir.
Etki tohumdur, etki sokaktır, etki slogandır, etki bakış açısıdır, yorumdur. Etki modadır.
Hrant Dink cinayetini medyamız birazcık farklı bir biçimde işleseydi bu kentte ve bu ülkede ne kadar değişik şeyler olurdu bir düşünelim.
Etki, işte o farktır. Büyük bir fark.