Bu bize ders olmalı

Bu yazı Brüksel'de liderler zirvesi başlamadan yazılıyor. Avrupa Birliği'ne tam üyelik konusunda Türkiye'nin istediği türden net yeşil bir ışık mı yanacak...

Bu yazı Brüksel'de liderler zirvesi başlamadan yazılıyor. Avrupa Birliği'ne tam üyelik konusunda Türkiye'nin istediği türden net yeşil bir ışık mı yanacak, yoksa yeşilin üzerinde sarı çizgiler mi olacak henüz belli değil. Kör noktadayız.
Gene de şunu söyleyebilirim: Karar ne olursa olsun, yaşadıklarımızdan öğreneceklerimiz var. Belki de, hani o idam mahkûmunun son sözleri gibi 'Bu bize iyi bir ders olacak.' Olmalı.
Avrupa basınında izleyebildiğim kadarıyla Türkiye'nin AB'ye alınması konusundaki görüşler üç öbekte toplandı: Türkiye'nin üyeliğine net olarak taraftar olan bir azınlık, Türkiye'nin üyeliğine net olarak karşı olan bir azınlık, ve ikisinin arasında Türkiye'yi ne yapacağını bilemediği için bocalayan bir çoğunluk.
Liderlerin kararı olumlu olsa bile, önemli bir kesimin bizi, 'bize rağmen' savunmak zorunda kaldığını unutamayız. Kısmen Avrupa'nın ön yargıları ve cehaletiyle ilgili olsa da, bu, çok gurur verici bir durum değil.
Bir hatırlayalım:
Türkiye'nin Avrupa'ya alınmasına ilişkin öne sürülen en güçlü savlar jeo-stratejik olanlardı. Ortadoğu üzerinde etkili olmak, Hazar petrollerine yaklaşmak, Orta Asya'ya açılan kapıyı kontrol etmek gibi... Eski Dışişleri Bakanımız İsmail Cem bir sohbetimizde "Verheugen bana, 'Zaten sizi alırsak bu gibi nedenlerle alacağız' demişti" açıklamasını yapmıştı. Akdeniz ve Karadeniz'e nazır; Balkanlar ve Kafkaslar'a bitişik... Bunlar hep arsanın yeriyle ilgili, coğrafi özellikler. Onlarla övünecek değiliz herhalde.
İkinci bir grup, 'Söz verildi, dönemeyiz, artık çok geç' türünden şeyler söylüyor ve kabahati daha önce gerçekleri dile getirememiş politikacıların üzerine atıyordu. Avrupalı bir gazeteci şöyle yazıyordu: "Avrupa büyük bir felakete yol açmadan Türkiye'ye hayır diyebilir mi? Şüphesiz hayır... Komisyon 1989 yılında ilk adaylık başvurusunu reddetti. Ancak, o tarihten bu yana, korkaklığın ve başından savmanın kralı olan Avrupalıların çifte standartları ve vaatleri devam ediyor... (Bizim) sadece gelecek nesillere ateş topu bırakan bekle-görcü politikacılarımız oldu."
Burada da övgü payı çıkaracak bir nedenimiz yok.
Üçüncü bir grup, şu saatten sonra Türkiye'ye hayır denmesinin 11 Eylül sonrası dünyada İslam dünyasına yanlış mesaj göndereceğini, 'medeniyetler çatışması'nı körükleyeceğini söylemekteydi. Burada da puanın, mutlaka bir yere gitmesi gerekiyorsa, Usame bin Ladin ve Samuel Huntington gibilerine gitmesi gerekir.
Ha, bir de, 'Olumsuz yanıt çıkarsa Türkiye'de siyasal reformlar durur, demokrasi tehlikeye girer' diyenler vardı. Türkiye'nin kendi başına reform yapamayacağını ima eden böyle bir gerekçeye sevinebileceğimizi sanmıyorum.
Evet, Türkiye'nin son birkaç yılda yaptığı reformlarla müzakereleri hak ettiğini söyleyenler de vardı ama, onların bile Türkiye'nin tarihsel misyonunun önemini ve biricikliğini tam olarak gördükleri söylenemezdi.
Türkiye kendisini tamahkârca parçalamak isteyen Batı emperyalizmini Kurtuluş Savaşı'nda mağlup ettikten sonra, belki de tarihin gördüğü en hızlı medeniyet değiştirme projesini gerçekleştirmiş olan ülkeydi. 'Çağdaş medeniyet seviyesi' şeklinde formüle ettiği yeni model, az önce savaştığı Batı medeniyetinden başkası değildi. Türkiye, AB'ye en çok bu müthiş tarihi deneyimin boşa gitmediğini, bir yerlere vardığını görmek için girmek istiyordu!
Peki, alınacak ders nerede diyeceksiniz. Şurada: O büyük tarihi dönüşü ve dönüşümü yapabilen ülke bugün çok daha iyi bir yerde olmalı, gönülsüz desteklerle yetinmemeliydi. Demek ki, alınacak çok mesafe var.
Işık yeşil çıksa da var, sarı çıksa da var!