Buraya nasıl geldik?

'Yandaş' takımından değilim, bu hükümetin yaptığı her şeyi savunma refleksim yok. Bunlarla aramda (tıpkı diğer hükümetlerle olduğu gibi) eleştirel bir mesafe bırakıyorum ama şunu açıkça söyleyeyim...

‘Yandaş’ takımından değilim, bu hükümetin yaptığı her şeyi savunma refleksim yok. Bunlarla aramda (tıpkı diğer hükümetlerle olduğu gibi) eleştirel bir mesafe bırakıyorum ama şunu açıkça söyleyeyim:
Bu kadar hazırlıksızlığı ben bile beklemiyordum.
‘Demokratik Açılım’ projesinden söz ediyorum. Doğrusu ya, ben onca gürültüden sonra çok daha iyi bir performans bekliyordum. İlk adımlar atıldığında iyimserliğe kapılmış, umutlu yazılar bile yazmıştım.
Meğer yanılmışım, meğer yetkililer ‘Açılım’ın ilk günlerine ‘Gelin bize söyleyin, ne yapalım?’
toplantıları yaptıklarında gerçekten ne yapacaklarını bilmiyor, öğrenmeye çalışıyorlarmış.
Ben ise, bu kadar netameli bir işe çok sağlam bir hazırlık yapılmadan, sağlam bir altyapı hazırlanmadan girişilemeyeceğini düşünüyordum.
Şimdi anlıyoruz ki, hükümet bir heves gibi atlamış kaynar sulu aslan ağzına.
Kürt sorununun altında ne kadar girintili çıkıntılı bir psikolojik zemin bulunduğunu biliyoruz. Kimlik konusu tam bir arı kovanıdır, kurcaladığınızda içinden ürkütücü şeyler de çıkar karşınıza.
Kafalara vurarak yapamazsınız. Demokratik ülkelerde bu türden girişimlerin çoğunluğun duyarlıkları gözden ırak tutulmadan, kışkırtıcı değil yatıştırıcı bir ortamda gerçekleştirilmesi gerekiyor.
Ben, açılım başladığında, hükümetin, belli başlı aktörlerle temel parametrelerde anlaştıklarını düşünüyordum. Daha doğrusu, böyle bir ortak zemin bulmadan bu çetin işe girişmezler diyordum.
‘Parametre’ yerine Türkçe ‘alt-üst sınırlar’ diyelim. Yapılabilecek ve yapılamayacak şeyler...
Örneğin, DTP ile bu açılımın selameti için zorunlu olan alt-üst sınırlarda anlaştıklarını varsayıyordum: Ben senin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılmaman için çaba göstereceğim, gerekli yasal değişiklikleri yapmaya çalışacağım, sen de çocukları sokaklara sürmeyeceksin, sürenlere karşı çıkacaksın.
Örneğin, siyasal gerilim düşürülerek ana muhalefet CHP ile alt-üst sınır uzlaşması yapılabilirdi.
O CHP ki, zamanında Güneydoğu sorunu konusunda en ileri mevzilere kadar gidebilmiş. O CHP ki, bir olasılıkla, iki yıl sonra tek başına ya da başkalarıyla birlikte aynı sorunu ve süreci devir alabilir.
Ama hayır, her şey günlük siyasi polemiklere çerez edildi. Hasmına laf geçirme şehveti barışcıl, bütünleştirici söyleme üstün geldi.
Keşke CHP lideri Baykal, Başbakan Erdoğan’ın randevu talebini birtakım bahanelerle geri çevirmeseydi.
Keşke Başbakan Erdoğan Meclis’te konuşurken muhalefet sıralarına bakarak, “Şehit cenazesi gelsin diye bekleyenler var” diyeceğine, “Şehit cenazelerinin hepimizin içini yaktığını biliyorum” diyebilseydi.
Bence, şu sıralar kendisini çok yalnız hisseden AKP hükümetinin şunu anlaması gerekiyor:
Bu kadar zor ve dikenli bir toplumsal projenin ülkenin çoğunluğunun güçlü desteğini almadan
başarılı olması mümkün değildir. Devletin en önemli kurumlarıyla çarpışırken, ülke basınının önemli bir kısmını devlet ve millet düşmanlığı ile suçlarken yorulursunuz, asıl amaca yoğunlaşacak enerjiniz kalmaz.
Türkiye, ne yazık ki, ‘Açılım’ın başladığı noktanın gerisine düşmüş buluyor. Süreçte DTP kendi kendisini imha etti. PKK geniş bir toplumsal taban buldu. Türkiye derinden bölündü ve gerginleşti.
İyi bir yerde değiliz.