Çığlık çığlığa

Biraz sessizliğe çekilince daha iyi anlaşılıyor: Türkiye epey bir zamandır insanların sürekli çığlık çığlığa kavga ettikleri bir odaya benziyor.

Biraz sessizliğe çekilince daha iyi anlaşılıyor:
Türkiye epey bir zamandır insanların sürekli çığlık çığlığa kavga ettikleri bir odaya benziyor. Sanki herkes, ötekilerin sesini bastırmak için vargücüyle bağırmakta...
Bazen sesler biraz azalıyor, kavga hafifleyecekmiş gibi oluyor. Ama az sonra yeni bir vaveyla!
Bu görünüm kaynağının ulusumuzun bireyleri, yani yurttaşlarımız, olmadığını biliyoruz. Fazla itiraz eden, hak ararken örgütlü bir biçimde sesini yükselten bir halk değil bizimkisi. Tevekkül ve sabır kültüründen geliyor. Kuyrukta kaynak yapanlara kızmak gibi birkaç durumun dışında susup uysalca beklemeyi tercih ediyor.
Çığlık çığlığalığın asıl nedeni medya. Başta çok seyredilen televizyon kanallarının haber bültenleri. Çoğu gazetenin birinci sayfaları da onlardan geri kalmıyor. Haberler hep FLAŞ... FLAŞ... FLAŞ. Manşetler hep Üçüncü Dünya Savaşı’nın başladığını ilan etmekte... Fonda hep siren sesleri, canhıraş çığlıklar. Durmadan masaya yumruklar vuruluyor: GÜM GÜM GÜM...
Siyasi kültür de bu makama ayarlı.
Bunun, madalyonun bir yüzü olduğunu biliyorum. Öbür yüzüne bakarak iyi şeyer de söyleyebiliriz:
Canlı ve renkli bir medya dünyamız var. Hemen tüm fikirler kendisini ifade edecek bir mecra bulabiliyor, yorum bolluğu övgüye değer, özellikle gazeteler arasında, örneğin ABD ile karşılaştırılamayacak kadar keskin bir rekabet var...
Çığlık çığlığalığın belki de en önemli nedeni de o: Reyting ve tiraj alma yarışı. Bu yolda hemen her yöntemin mûbah sayılışı. Sansasyonalizmin ya da pireyi deve yapmanın bir alışkanlık haline gelmesi...
Ama tek neden o değil. Şu anda Türkiye’de habercilik mesleğine yön verenlerin önemli bir kısmı, etik bilinç olarak kendisini bu mesleğin içinde görmüyor. Bilinci başka yerlere ait: Kapitalist işletmecilik kültürüne, dinsel cemaate, nemalanılan güç odağına, özel amaçları olan siyasal örgüte...
Demokratik toplumlarda haberciliğin ruhunu oluşturması gerek, ‘doğruyu doğru biçimde söylemek’ dürtüsü, onlarda ya hiç yok, ya da zamanla törpülenmiş. Verdikleri haberleri kamuoyunun sağlıklı oluşumunun değil, başka amaçların aracı olarak görüyorlar.
Ünlü oyun yazarı ve ifade özgürlüğü savunucusu Arthur Miller “Gazete bir ulusun kendi kendisiyle konuşmasıdır” demişti.
Aynı şey, kuşkusuz, medya için de söylenebilir.
Buna göre, 2009 yazında Türkiye, doğruyu doğru biçimde söyleme sorumluluğunu umursamayan farklı türden yandaşların çığlık çığlığa bağırıştıkları kafa karıştırıcı bir odayı andırıyor.
Biraz sessizliğe çekilince durum daha iyi görünüyor.