Çivisi çıkmış ülke

Yazılara ara verdiğim günlerde Amin Maalouf'un 'Çivisi Çıkmış Dünya'sını bitirdim. Uzun yıllardır hiç bir kitapı okurken bu kadar sık "Aynen öyle"...

Yazılara ara verdiğim günlerde Amin Maalouf’un ‘Çivisi Çıkmış Dünya’sını bitirdim. Uzun yıllardır hiç bir kitapı okurken bu kadar sık “Aynen öyle”, “Tümüyle katılıyorum”, “Tam benim söylemek istediğim de buydu zaten,” ya da “Altına imzamı atarım,” dediğimi hatırlamıyorum.
Maalouf, 21. Yüzyıl’ın başında insanlığın bir çeşit şaşkınlık yaşadığına inanıyor; gördüğü “kaybolma, yönünü şaşırma, çığırından çıkma” belirtilerini örneklerle anlatıyor. Her şey hızla değişiyor, hiçbir şey eskisi gibi değil, dünya bir yerlere doğru sürükleniyor ama eskiden güvenilen frenler artık tutmuyor. Komünizmin çöküşünün kutlama törenleri sona ermeden kapitalizmin de suyunun ısındığından söz edilmekte. İdeolojilerin yerini alan kimlik siyasetleri dünyayı hasım kamplara (‘uygarlıklar’?) bölüyor. Sorunları çözmek için üzerinde anlaşabileceğimiz evrensel değerleri bulamıyoruz. Daha önceden haritası çizilmemiş tehlikeli sulardayız.  Belki o kadar çok vaktimiz de yok. 
Aslen Lübnanlı olan ama Paris’te yaşayıp Fransızca yazan Maalouf’un hemen hemen her cümlesini onayladığım kitabını okurken Türkiye’nin de ‘çivisi çıkmış bir ülke’ olduğunu düşünmemem olanaksızdı. Maalouf’un tüm dünya için sözünü ettiği akıl karışıklığını biz yurdumuzda da yaşıyorduk. Şu sıcak günlerde, gözucuyla baktığım gazete manşetlerinde bile bol bol örneklerini görebiliyordum bunun. Bölünmüştük, en temel tanımlarda bile anlaşamıyorduk.
Çivisi çıkmış bir dünyada çivisi çıkmış bir ülke!
Maalouf, çivilerin sapır sapır dökülmesini eski meşruiyetlerin erozyona uğramasıyla açıklıyor. Bir zamanlar olupbitenleri açıklamaya yeten ve herkesin neredeyse itirasız kabul ettiği yetki ve görevler hırpalana hırpalana paramparça olmuş durumda. Maalouf bunu “bir tür yer çekimsizlik hali” olarak betimliyor:
“Hiçbir yetke, hiçbir kurum, hiç kimse gerçek manevi inandırıcılığa sahip olmadığında”
dünyanın ve ülkelerin başlarına çok kötü şeyler gelebileceği uyarsını yapıyor. Meşruiyetin yerine yeni şeyler konmadan sürekli aşınmasının sonu kaostur, kargaşadır diyor. (‘Çivisi Çıkmış Dünya’, çev. Orçun Türkay, YKY, 2009, s. 130)
Bu uyarı ülkemiz için de geçerli değil mi? 
Yazı yazmadığım günlerde baktım, meşruiyet aşınması dörtnala devam ederken, ortak bir dil bulmakta bile zorluk çekiliyor. Alın şu son günlerde çok konuşulan “yargı bağımsızlığı”nı. Yıllardır tartıştığımız bir konu bu. Biz bunu hep yargının siyasi otoriteden bağımsızlığı şeklinde anlamış, o yüzden HSYK’de Adalet Bakanı’nın bulunmasını bu temel kavrama karşı olduğunu düşünmüştük. Meğerse neymiş: Meğerse yargı bağımsızlığı siyasal otoritenin HSYK gibi özerk olması gerek bir kuruma istediğini yaptırması imiş!
Böylece yargı bağımsızlığı gibi çok önemli bir kavram bile aşınıp yok olma aşamasına girmiş oluyor. Bir çivi daha gevşemekte, yerine yeni bir şey konmadan...
Meclis Başkanlığı tartışmasını izleyiniz: “Uzlaşma” kavramı üzerinde bile uzlaşamayacağımızı farkedeceksiniz. 
Erozyon çok hızlı. Her şeye rağmen, Maalouf gibi ben de hem dünya hem de ülkem için iyimser olmak istiyorum. Ama nasıl?