Davos ve Johnson Mektubu

Aradan bir hafta geçtiğine ve ilk andaki duygusal tepkiler hafiflediğine göre Davos olayı üzerinde daha sakin ve salim kafayla düşünmeye başlayabiliriz.

Aradan bir hafta geçtiğine ve ilk andaki duygusal tepkiler hafiflediğine göre Davos olayı üzerinde daha sakin ve salim kafayla düşünmeye başlayabiliriz.
Acaba Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Şimon
Peres’e ve küresel kapitalizmin ruhunu temsil eden Davos kurumuna rest çektiği an Türkiye’nin dış siyaseti ve dünyadaki yeri açısından bir dönüm noktası olacak mı?
Kimi yorumcuların 1964’teki Johnson mektubu olayına gönderme yaptığını okudum. İnönü’nün o ünlü mektuptan sonra “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de bunun içindeki yerini alır” dediği hatırlatılıyordu.
Acaba?
Aslında iki olay arasında bir benzerlik olduğunu ben de düşünüyorum:
Her ikisi de davet edilmiş karşıtlaşmalardı. Ancak tastamam bu şekilde yaşanacakları öngörülememişti.
Meraklıları Johnson Mektubu adlı kitabımdan ayrıntılarını öğrenebilirler. ABD Başkanı Johnson’un mektubunu bizzat İsmet İnönü kışkırtmıştı, çünkü Türk silahlı kuvvetlerinin Kıbrıs’a çıkartma yapmaya hazır olmadığı kanısındaydı.
Milliyetçi duygular çok yükselmişti, bir şeyler yapılmalıydı.
Yapıldı da: Çıkartma kararı alındı, ancak yaşlı ve temkinli kurt İnönü bu kararın ABD’ye bildirilmesi için büyükelçisinin çağırılmasını istedi.  Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin:
“Ama paşam, duyarlarsa bizi durdururlar!” diye itiraz etti ama nafile.
Çünkü İsmet Paşa hem çıkartma kararı almak, hem de çıkartma yapmamak istiyordu.
‘Lütfen yapmayın’ diye kibar bir mektup bekliyordu Johnson’dan.
İşte terslik faktörü o noktada devreye girdi. Johnson’un yardımcıları Türkiye’ye nazik bir
uyarı mektubu yerine tehditler savuran bir hakaretname gönderdiler ve olay çok daha
büyük boyutlar kazandı...
Gelelim Davos’a:
Aradan bir hafta geçtikten sonra, Başbakan Erdoğan’ın da Peres ile karşıtlaşmayı istediği ve hatta hazırladığı yolundaki kanım güçleniyor.
Ancak, işin içine moderatör faktörünün gireceği ve bu karşıtlaşmanın kontroldan çıkacağı herhalde düşünülmemişti
GENAR’ın Davos’tan bir hafta önce yaptığı ve büyük bir olasılıkla Başbakan’ın da gördüğü bulgular bu konuda hükümetten bir çıkış beklendiğini net bir biçimde ortaya koyuyor:
Bulgulara göre, deneklerin yüzde 92,4’ün Filistinlilerden yana olduğunu söylemiş, hem de çok güçlü bir şekilde; düşünün ki, yüzde 63’ü Gazze’ye gönüllü gitmeye hazır olduğunu ifade ediyor.
Ancak, hükümetin Gazze konusunda yaptıklarını yetersiz bulanların oranı yüzde 50 dolayında. Bunlara ‘daha fazlası yapılmalı’ diyen yüzde 16’yı katarsanız oran üçte ikiyi geçiyor.
Medyanın da desteğiyle duygusal olarak bu kadar yükseltilmiş bir konuda, hem de yerel seçimlerin arifesinde, siyasal bir zaaf söz konusu. Bir şeyler yapılmalı ama ne?
Dünyanın gözü önünde Peres ile tartışıp ona haddini bildirmek bir yöntem olabilir.
Bu paneli talep edenin Başbakan Erdoğan olduğu biliniyor. O gün ikinci turda bir kısmını okuyabildiği notlardan Peres’e neler söylemek istediğini de anlıyoruz.
Ama, benim kuramıma göre, moderatörün gafları, öfke parlaması ve Davos’u terk planlar arasında değil.
Tıpkı, Johnson’dan gelecek mektubun beklenenden çok farklı çıkmasının planda olmaması gibi...
Ama tarih böyle bir şey. Her şey planlandığı gitseydi çok daha basit ve kısa olurdu.
Kafamız da bu kadar karışmazdı. Pirincin taşını ayıklamak o kadar zor olmazdı.