Din elden gidiyor mu?

İslamcı siyaset kökenli Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) iktidarda olduğu son yedi-sekiz yıl içinde Türkiye'de dindarlığın artıp artmadığı en çok sorulan sorulardan birisidir.

İslamcı siyaset kökenli Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidarda olduğu son yedi-sekiz yıl içinde Türkiye’de dindarlığın artıp artmadığı en çok sorulan sorulardan birisidir. Genellikle nereden bakıldığına göre, bu soruya farklı yanıtlar verilir. AKP muhalifleri Türkiye’nin adım adım dinsel bir yaşam tarzına götürüldüğünü öne sürerken, yandaşları fazla bir şey değişmediğini belirtirler. Herkes kendi savına uygun bir takım istatistikler bulur, bulabilir.
Ancak, AKP döneminde dindarlığın gerilediğini söyleyene pek rastlanmaz. Geçen hafta işte bu görüşü savunan bir yazı okudum. İşin daha ilginci Ali Ünal imzalı bu yazının Zaman Gazetesi’nde yayımlanması idi.
Yazıya çok ilginç saptamalar içeren uzun bir alıntıyla başlıyorum:
“Türkiye’de en fazla Kuran kursu, en çok imam-hatip lisesi, Süleyman Demirel iktidarları döneminde açıldı. En fazla dindarlaşma da, merhum Turgut Özal’ın başbakanlığı ve cumhurbaşkanlığı dönemlerinde gerçekleşti. MEB’de din eğitimi dairesi, ilk defa bu yıllarda MSP yanlısı bürokratların eline geçti. 1995 veya 1996 yılında ziyaretime gelen bir öğrencim ‘Hocam, ikindi sırası Kadiköy İmam-Hatip Lisesi öğrencileri dağılınca bütün Bağdat Caddesi örtülü imam-hatipli kızlarla doluyor; bir kesim buna nasıl tahammül ediyor?’ demişti. 1980’lerde ve 1990’larda İslamcı ve İslam hassasiyetli aydınlar, sol, Kemalist ve laikçi aydınlar karşısında ezici bir üstünlük kurmuştu ve bu ikinci kesim TV tartışmalarından kaçar hale gelmişti. İslam hassasiyetli kesimin baştan beri sağ iktidarlara karşı çıkması, onları muhalif konumda ve teyakkuzda tutuyordu ve dünyevileşme, başkalaşma, bu kesimin içine henüz fazla yol bulamamıştı... Aile yapısı çok daha sağlamdı ve ‘ma’ruf’a dayalı gelenekler, hâkimiyetini büyük ölçüde koruyordu. Başka ‘millet’lere ait adet ve uygulamaların hiçbirine itibar edilmiyordu. Hayat daha sade ve gösterişsizdi. Milli Eğitim ‘millilik’ vasfına daha büyük ölçüde sahipti; eğitim öğretimin gerektirdiği disiplin, kısmen de olsa, korunuyordu. Yapılan bir kamuoyu yoklamasında ülkede şeriat isteyenlerin oranı yüzde 19 olarak çıkmıştı. Televizyon yayınları daha mazbuttu. Dinin en süfli ahlaksızlık olarak kabul ettiği zina, eşcinsellik ve benzeri yöneliş ve davranışlar ‘bireysel hak ve özgürlükler’ zırhını giymemişti. İslam hassasiyetli camianın kadınlarında tesettür gerçekten tesettür denilebilecel tarzdaydı. Bu kesimin medyası örtülü olmayan kadın resmi bile yayınlamaktan, sporu bile malayani bularak ona fazla yer vermekten kaçınır, reklamlarda çok daha hassas ve seçici davranır, magazine ise hiç itibar etmezdi.”
Şimdi geliyoruz İslamcı kesimin önemli kalemlerinden sayılan Ünal’ın AKP’nin iktidarda olduğu günümüzle ilgili saptamalarına:
“Artık ülkemizde her yıl birkaç yüz bin evlilik dışı çocuğun dünyaya geldiği, günde ortalama 350 boşanma yaşandığı, boşananların sayısının evlenenleri neredeyse geçtiği, sigara bir yana, alkollü içki ve uyuşturucu kullanma yaşının 10’a düştüğü günlük yayınlar ve raporlar arasında. Bir yandan ‘bireysel hak ve özgürlükler’ zırhında herkese mümkünmüş gibi başkalarına zarar vermeden istediğini yapabilme ‘hak ve özgürlüğü’ tanınırken, bir ülkeyi, bir toplumu ayakta tutucu asıl değerler dışlanıp ‘çoğulculuk’ adı altında ayrışturucu unsurlar ön plana çıkarken, diğer yandan sık sık AK Parti iktidarında dindarlaşmanın arttığı ve iktidarın buna çanak tuttuğu iddiaları ortaya atılıyor.”
Ünal, ‘her türlü gayr-ı İslami hayat tarzının koruma altına alındığını’, şeriat isteyenlerin oranının bu dönemde yüzde 19’dan yüzde 9’a düştüğüne işaret edip, bu iktidar döneminde dindarlaşmanın arttığı yalanının ‘en büyük tuzak, tehdit ve tehlike’ olduğunu belirtiyor.
Bu yazının aslında uzun uzun analiz edilip tartışılması gerektiği kanısındayım. İlk bakışta benim ilgimi çeken, dinsel kökenli AKP’nin iç ve dış çevrelerde meşruiyetini sağlamak için kullandığı ‘bireysel hak ve özgürlükler’ ve ‘çoğulculuk’ ilkelerine bir tuzak olarak bakılması.
Ben, liberallerle AKP arasındaki ilişkileri ele aldığım yazılarımda; liberallerin, ‘bireysel hak ve özgürlükler’ ve ‘çoğulculuk’ gibi kavramlarla Milli Görüş’ün arkaik ve anakronik görünen savlarına meşruiyet sağladığını ve AKP’nin kendisini sunarken bundan çok yararlandığını belirtmiştim. Bu sayede, laikliğe aykırı olduğu iddiasıyla yasaklanmış bazı şeylerin çağdaş demokrasinin terimleriyle meşru kılınması mümkün hale geliyordu. ‘Birey yurttaş’ hayat tarzını seçmekte özgürdü ve çoğulcu demokratik toplumda buna hiç kimse karışamazdı.
O zaman, ‘muhalefetteyken’, kendilerine yapılan müdahaleleri defetmek amacıyla savunulmuş olan ilkelerin şimdi, ‘iktidardayken’ kendilerinin başkalarına müdahale edememesinin gerekçesi haline dönüşmesinin birilerini rahatsız etmesini bekliyordum.
Ali Ünal bu rahatsızlığı büyük bir samimiyetle dile getirmiş.
Demokrasi içinde bu işler zor: Özgürlük söylemi, iki yanı keskin bir bıçak gibi, istemediğiniz tarafı da kesiyor.