Dış dinamik öldü, yaşasın iç dinamik!

2007 ilkbaharında dev mitinglerle meydanlara yansıyan siyasal enerji, iyi yönetilerek demokratik reformların güç kaynağı haline getirilebilir mi?

2007 ilkbaharında dev mitinglerle meydanlara yansıyan siyasal enerji, iyi yönetilerek demokratik reformların güç kaynağı haline getirilebilir mi? Ya da, dün sorduğum gibi, tabandaki bu basınç, bir 'iç dinamik' olarak değerlendirilerek ülkemizin şiddetle ihtiyaç duyduğu büyük demokrasi reformunun ana motoruna dönüştürülebilir mi?
Şu dönemeçte karşımızda bulunan en önemli soru, Batılı gazetecilerin sandığı gibi cumhurbaşkanlığı seçimiyle belirginleşmiş olan karşıtlaşmayı 'laiklerin mi yoksa Müslümanların mı kazanacağı' değildir.
O soru, yanlış tanımlanmış taraflar arasındaki sanal bir çatışma senaryosuna dayanmakta, bu nedenle yanlış sonuçlara varmaktadır.
Asıl soru, Türk demokrasisisin bu kriz sayesinde değişen iç ve dış koşullara ayak uydurmasını sağlayacak reformları yapıp yapamayacağıdır.
AB yetkilileri ve Newsweek dergisi ne derse desin, AKP bu karşıtlaşmadaki reformcu taraf değildir. Beş yıldır iktidarda olduğu halde yüzde 10'luk barajla belirginleşmiş olan temsil krizi konusunda parmağını bile oynatmamış olması bunun en somut delilidir.
Ana muhalefet CHP'nin de ondan farkı olmadığını söylemeye bilmem gerek var mı?
Mitinglerden yükselen kimi reform talepleri, kitlelerin siyasal partilerin ilerisine geçmeye başladığının göstergesidir.
Zaman zaman, Türkiye'nin 'dış dinamik' devreye girmeden siyasal reform yapamadığından söz edilir. Tanzimat'tan bu yana yaşanmış çeşitli örnekler gösterilir. Gelin görün ki, bunlar söylenirken Türkiye'nin salt kendi iç dinamikleriyle reform yaptığı dönemler unutulur. Örneğin 1930'larda kadınlara siyasal hakların verilmesi ya da 1961 Anayasası'nın getirdiği özgürlükçü sistem buna örnek gösterilebilir. Bunları da dış dinamik mi talep etmekteydi?
1946 yılında çok partili rejime geçişte kuşkusuz ABD'nin, 1990'larda ve 2000'lerde gerçekleştirilen siyasal reformlarda da Avrupa Birliği'nin etkisinin önemli payı oldu. İleride yine böyle dönemler olabilir. Ancak bugün, 2007 yılının ilkbaharında, dış dinamiğin siyasal gücünün en aza indiği bir dönemden geçiyoruz. AB'nin Türkiye'deki siyasal gelişmeleri yönlendirebilme yeteneği, büyük ölçüde kendi hataları sonucu, sıfırlanmıştır, Türkiye düşmanı Sarkozy sahneye çıkıp mikrofonu ele alınca bu etki negatife dönüşecebilecektir. ABD'nin etkisi de, Bush ve K. Irak yüzünden, çok alt düzeydedir.
Bu durum, bazı tehlikeler yaratabileceği gibi, milliyetçiliğin yükseldiği şu konjonktürde demokratik reform adımlarının atılmasını kolaylaştırabilir. Çünkü bunları ne AB ne de ABD istemektedir. Bu 'daha fazla demokrasi' talebinin adresi Türkiye'dedir.
Büyük demokratik reform hareketinin temel amacının demokrasimizi felce uğratan katmerli temsil krizini çözmek olduğunu dün vurgulamıştım. Partilerin, kadınların, gençlerin, bölgelerin, fikirlerin, etnik kesimlerin daha adilce temsil edildikleri çoğulcu bir Meclis istiyor kalabalıklar.
Bu, Türkiye'nin geleceği için iyi haberdir. Yeter ki o enerji iyi yönetilsin, kurda kuşa bırakılmasın!