Dünyayı hikâyelerle anlamak

Dün dönülmez akşamın ufkunun ardına gönderdiğimiz Halit Refiğ önemli bir sinemacı olduğu kadar tutkulu bir düşünce insanıydı.

Dün dönülmez akşamın ufkunun ardına gönderdiğimiz Halit Refiğ önemli bir sinemacı olduğu kadar tutkulu bir düşünce insanıydı.
Halit Refiğ ile 1974 yılında TRT’de İsmail Cem’in çiçeği burnunda program danışmanı olduğum günlerde tanıştım. Sinemacı kökenli Cem, Yeşilçam’ın birikimi ile TRT’nin olanaklarını bir şekilde buluşturmanın yollarını arıyordu. Türk edebiyatının klasiklerini
BBC dizileri gibi televizyona çekmenin bunun yollarından biri olacağını düşündü ve beş ünlü yönetmenle temas kurmamızı istedi: Ö. L. Akad,
Metin Erksan, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz ve Fevzi Tuna...
Halit Refiğ, Halid Ziya’nın ‘Aşk-ı Memnu’sunu çekmeye talip oldu. Kısa zamanda senaryoyu hazırladı. O senaryoyu okuyan ve daha sonra orada geçen bir sözcük yüzünden Halit Refiğ ile birlikte Ağır Ceza’da yargılananlar arasında  ben de vardım. Ötekiler Mustafa Gürsel, Tarcan Günenç ve Yılmaz Dağdeviren’di.
‘Aşkı Memnu’ Türk televizyon tarihinin
niteliksel sıçrama yaptığı bir yapım oldu. Bence dizi olarak hâlâ aşılabilmiş değildir.
Daha sonraki yıllarda da Halit Refiğ ile dostluğumuz devam etti. 1975’te Viyana’dan yeni dönmüş konser piyanisti Gülper’le büyük aşklarının doğduğu anlarda oradaydım. ‘Yorgun Savaşcı’ ve ‘Devlet Ana’ konusunda çektiği sıkıntıların tanıklarından sayılırım. Kemal Tahir ve Adnan Saygun’la ilgili coşkusunu hayranlıkla izlemişimdir...
Bazı konularda farklı düşünsek de bir konuda anlaşıyorduk: Türk tarihsel deneyiminin benzersizliği! Burayı Batı’nın basmakalıp şablonlarıyla açıklamak her zaman mümkün olmuyordu. Kurtuluş savaşı ve Atatürk sıçraması bu kendine özgülüğün hem tezahürlerinden hem de güçlendiricilerinden biriydi. Onu hafifseyenlere ikimiz de kızıyorduk...
Geçen yıl aralık ayında, eskiden beri bağlantıları olan Burgaz Adası’na çağırdılar, sevinerek gittik. Sohbet sırasında, bir yakınımın rahatsızlığı nedeniyle, safra kesesi taşlarından söz ettik. Meğer o da uzun yıllardır aynı dertten mustaripmiş ama hiç dokunmamayı tercih ediyormuş...
Ne yazık ki, bu konuşmadan birkaç gün sonra safra kesesinden hastalandı...
O gün karanlık çökerken yağmur altında Burgaz sokaklarında dolaştık. Yeni ABD Başkanı Obama’yı tartışıyorduk. Ben Bush’tan sonra Obama’yı bir umut olarak gördüğümü söylemiştim. O ise farklı düşünüyor, Obama’yı, ABD’yi yöneten beyaz derili Protestanların son bir oyunu olarak değerlendiriyordu.
Bu görüşünün çok komplo koktuğunu söylediğimde  “Halukcuğum” dedi, “Ben sinemacıyım; dünyayı hikâyelerle anlamaya çalışırım.”
Dünyayı hikâyelerle anlamaya çalışmak! Bu kavram bana çok çarpıcı geldi.
Onca yıllık dostluktan sonra onu en iyi bu cümlesiyle anladığımı sanıyorum.  Dünyayı hikâyelerle anlayan ve anlatan adamdı o.
Eksikliğini hissedeceğiz.