Ege'de akıl rüzgârı

Kuzey Ege'de gökyüzü eskisi kadar sık yırtılmıyor. O, yürekleri korkuyla dolduran taraka eskisi kadar sık duyulmuyor. 'Hektor'un narası' diye söz etmiştim o müthiş çığlıktan bir zamanlar. Galiba eskisi kadar sık nara...

Kuzey Ege’de gökyüzü eskisi kadar sık yırtılmıyor. O, yürekleri korkuyla dolduran taraka eskisi kadar sık duyulmuyor. ‘Hektor’un narası’ diye söz etmiştim o müthiş çığlıktan bir zamanlar. Galiba eskisi kadar sık nara gerekmiyor.
Anadolu’dan Ege’ye doğru uçan askeri jetlerimizden söz ediyorum. Duyduklarında ‘Nedir bu?’ diye soranlara, şakayla karışık, “Günlük taciz ziyaretine gidiyorlar!” derdim.
Aslında, Türkiye ile Yunanistan arasında ‘ihtilaflı’ olan hava sahasına girip çıkmaya gidiyorlardı.
Böylece “Ben fikrimi değiştirmedim, orası hukuken sana ait değil” derken, Yunanlılar da onların üzerine uçak göndererek “Hayır, bal gibi benim!” diye bağırıyorlardı her gün.
Böyle anlatınca ne kadar çocukca görünüyor değil mi? Aslında öyle. Ama ne yazık ki, çocukça şeylerden dolayı savaşlar çıkabiliyor ya da eşiğine kadar gelinebiliyor.
1996 yılının ocak ayında Turgutreis açıklarındaki Kardak-İmia kaya parçaları yüzünden az daha savaş çıkmıyor muydu?
Neyse ki, artık o noktada değiliz. Her iki taraf da ders almış, bir şeyler öğrenmişe benziyor. Geçen hafta Kaş dolaylarında yaşanan ve savaş yerine ‘tatlıya bağlanan’ olay bunu gösteriyor.
Kısaca hatırlatayım: Bundan bir süre öne Proto Thema adlı haftalık Yunan dergisi Ege’de bazı
küçük adalara 1000 kadar komando çıkarıldığını yazmıştı. Bu adalardan bazılarının kime ait olduğu Türkiye’ye göre tartışmalı olduğundan, konu kuşkusuz Ankara’nın da ilgisini çekmişti. Zaten dergi Ankara’nın bu adalardan birindeki (Rho ya da Karaada) askerleri görüntülediği bilgisini de vermişti.
Gazeteci milleti durur mu?! Bir grup gazeteci Kaş’tan tekneyle açılmış, bu adadaki askerleri görüntülemek istemiş. Adaya çıkıp Türk bayrağı dikmemek şartıyla, gayet anlaşılabilir bir istek.
Onları gören bir Yunan sahil koruma teknesi yaklaşıp ne yaptıklarını sormuş. Birbirlerine dert anlatırlarken bir saate yakın vakit geçmiş. Bu arada, haber verilen bir Türk sahil koruma teknesi gelip Yunanlı askerlerle konuşmuş, az sonra herkes geldiği yere dönmüş.
Türklerin Ege’deki ‘taciz’lerini haber yapmaktan bıkmayan bazı Yunan gazeteleri bu olayı ‘İşte bir taciz daha!’ diye vermişler ama pek cılız kalmışlar. Eskiden böyle mi olurdu? Manşetler sürmanşetleri kovalardı.
Bizimkiler de çoğu kez onlardan geri kalmazlardı.
Dışişleri Bakanları, siyasetçiler, şunlar bunlar derken kıyamet kopardı.
Biz de Kuzey Ege’den bunu hemen hissederdik. Çünkü Hektor’un naraları sıklaşırdı.
İki ülke arasında İsmail Cem ile Yorgo Papandreu’nun dışişleri bakanlıkları döneminde başlayan yakınlaşmanın meyvelerini her alanda almaya devam ediyoruz. Dostluğun ve sıkı ilişkilerin her iki halk için de yararlı olduğuna inananların sayısı artıyor. Şovenist çığırtkanlıktan reyting ve tiraj bekleyen
medya da eskisi gibi davranamıyor.
Ben, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Burak Özügergin’in olaydan bir gün sonra yaptığı açıklamayı çok beğendim. Olayın büyütülecek bir yanı olmadığını söyleyen sözcü, Kardak-İmia çatışmasından bu yana çok yol alındığını vurgulamış ve şöyle demiş:
“Bu gibi durumlarda devreye giren bir mekanizma oluşmuş durumda, derhal harekete geçerek ikili ilişkilere zarar vermeyen çözümler bulunuyor.”
Ve eklemiş:
“Tabii bu karşı tarafın hukuki savlarının kabul edildiği anlamına gelmiyor.”
Türkler ile Yunanlılar arasında Ege konusunda ne kadar soğukkanlı ve akıllıca laflar bunlar! Şükür bu günleri de gördüm!