Gece gelen muhtıra

Bir cumhurbaşkanlığı seçimini daha badiresiz atlatamadık. İnatlaşmayı aşamayan dar ufuklu siyasi...

Bir cumhurbaşkanlığı seçimini daha badiresiz atlatamadık. İnatlaşmayı aşamayan dar ufuklu siyasi kadrolarımız hem Meclis'in kararını mahkemelik etmeyi başardılar, hem de askerden muhtırayı yediler. 27 Nisan 2007 demokrasi tarihimize parlak bir gün olarak geçmeyecek.
Bunun baş sorumlusu kuşkusuz AKP ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dır. Erdoğan şansını çok fazla zorladı. Beş yıl önce elde edilmiş bir Meclis çoğunluğundan (ki seçmenin üçte birine dayanıyordu) beş yıl sonra ve tam yedi yıl sürecek bir cumhurbaşkanı çıkartma hırsının, bunun için samimi bir uzlaşma çabasına girmemenin 'tamahkârlık' olacağını kaç kere yazdım bu sütunda. 'Tamahkârlık tüm dinlerde en büyük günah sayılır' diyerek onların dilinden konuşmaya da çalıştım. Başkaları da benzer şeyler söylediler. Ne dinleyen oldu ne de duyan. Madem ki rakamlar onlardan yanaydı, o halde istediklerini yapabilirlerdi!
Oysa siyaset rakamların ötesine de geçilmesini gerektiriyor. Hoşumuza gitsin gitmesin, kendine özgü kurum ve gelenekleri olan hakiki bir ülkede yaşıyoruz. Böyle bir ülkede siyaset yapıyoruz.
Geçmişten de biliyoruz: Uçuşa geçen siyasetçiler tepetaklak yere çakılmayı garantiliyorlar.
AKP bir süredir öyle bir 'euphoria' içindeydi. Çevreden gelen uyarıları dinlemek yerine sahibinin sesi kamuoyu araştırmaları, piyasa göstergeleri ve dış destek mesajlarıyla kendi balonunu şişirmeyi tercih ediyordu. Milli Görüş kökenli çekirdek kadrodan, eşi türbanlı Abdullah Gül'ü cumhurbaşkanı
adayı olarak dayatma hatası işte bu havada yapıldı.
Kim kaç kez ölüm ilanını yazmış olursa olsun, belli ki, 28 Şubat süreci devam ediyor. Bu süreci 'laiklik konusunda üst düzeyde duyarlılık' şeklinde özetleyebiliriz. Beğenin beğenmeyin, şu anda ülkenin bir gerçeği bu. Siyasal haritanın bir öğesi. Yokmuş gibi davranamazsınız.
Gene belli ki, Türk demokrasisisin işleyişi açısında Avrupa Birliği faktörünün artık bir 'kıymeti harbiyesi' kalmadı. Hatta negatif bir faktöre dönüştüğünü söylemek de mümkün. Avrupa Birliği dediğinizde insanlar suratını ekşitiyor. Sarkozy'nin Fransa'da iktidara gelmesiyle bu
ekşime acı bir buruşmaya dönüşebilir.
Amerika da etki açısından eski Amerika değil. Irak'ta perişan duruma düşen Bush yönetimi Türkiye için çok önem taşıyan Kuzey Irak konusunda siyaset belirleyemiyor. Derdi başından aşkın; Türkiye'ye laf söyleyecek halde değil.
Siyasi olarak dış faktörlerin belki de hiçbir dönemde olmadığı kadar etkisizleştiği bu dönemde, Türk demokrasisini ayağa kaldırıp tedavi etmek ve güçlendirmek sorumluluğu doğrudan doğruya siyaset kadrolarımıza ve halkımıza düşüyor. Önce tansiyonun düşürülüp bu sıkıntının aşılması, sonra da artık kaçınılmaz hale gelmiş olan siyasal reformların acilen yapılması zorunlu.
Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında gösterilemeyen ve ülkeyi bugünlere getiren demokratik uzlaşmacı basiret nihayet devreye girmezse geleceğimiz karanlıktır.