Gidenler, kalanlar ve Kemal Özer

Paul Duda bir fotoğraf sanatçısı. Amerika doğumlu ama tüm dünyayı yurdu saymış. Çin'den Peru'ya çektiği 'hayaletli' fotoğraflarla insanı sarsıyor.

Paul Duda bir fotoğraf sanatçısı. Amerika doğumlu ama tüm dünyayı yurdu saymış. Çin’den
Peru’ya çektiği ‘hayaletli’ fotoğraflarla insanı sarsıyor.
Paul Duda kendisine göre bir konu bulduğunda, fotoğraf makinesinin özel filtreli objektifini açıyor ve bazen saatlerce açık tutuyor. Bu sırada insanlar kuşlar,  kediler girip çıkıyor makinenin görüş alanına. Ama hiçbiri fotoğrafa girecek kadar uzun kalmıyor. Şöyle bir bulanıklık yaratıyorlar olsa olsa. Geride asal olan, dayanıklı olan, durucu olan kalıyor. Ne yazık ki, insanlar yok orada.
Ama bunun tam tersini kanıtlayan bir sanat dalı da var: Şiir. Mekânlar, yapılar, en kalıcı gibi görünenler yıkılıp gittikten sonra geriye insan kalıyor. Mısralarda ölümsüzleşmiş duyguları, sevgileri ve korkularıyla...
Temmuz ayının ilk cumartesi pazarı. Sekizinci kez ‘Ozanın Günü’ndeyiz. Paul Duda’nın Bozcaada ve Kuzey Ege fotoğrafları, bu çerçevede, Armagrandi Galerisi’nde sergileniyor. Ve gene bu çerçevede, ozanımız Turgay Fişekçi’nin önderliğinde yine Homeros’tan mısralar okumuş olacağız Bozcaada’da.
Bizim buralara ait olan Homeros’un ne hayatını biliyoruz doğru dürüst, ne içinde yaşadığı yapıları, ne de mezarını. Ondan geriye fiziksel olarak bir şey kalmamış. Ama insanları yaşıyor. Hem de ne yaşamak: Mısralarını okurken hâlâ gözlerimiz doluyor, tüylerimiz ürperiyor...
Kalıcı olanla geçici olan arasındaki çekişme hayatın temel dinamiğini oluşturuyor.
Bu yıl ‘Ozanın Günü’nün ana konusu da budur diyebiliriz. Şu telaş telaş akıp giden hayatlarda, bir iz bırakmaya çalışan minik azınlığın çabası sergilenmekte. Paul Duda ve büyük heykel ustası Erdinç Bakla gibi. Hoparlör ve ekranlardan fışkıran pop kültürü şamatası ve yalazasında, minik seslerle de olsa eski türküler mırıldananların yarı trajik uğraşısı. Turgay Fişekçi, Cevat Çapan ve ötekiler...
Ve tabii, birkaç gün önce kaybettiğimiz Kemal Özer. Kemal Özer üç yıl önce ‘Ozanın Günü’nde onur konuğumuzdu. O tok sesiyle, yaşamın en kalıcı yanlarını yakaladığı şiirlerini dinlemeye doyamamıştık. O şiirleri seçtiği kitabı, içinde yer belirleyen minik kâğıt parçalarıyla şu an elimde.
Ada’dan kendi mısralarıyla uğurluyoruz onu:
“Bulamayacak beni arayanlar bunca yıllık adresimde,
alıştıkları telefon numaralarından
sesime ulaşamayacak hiçbiri.
bulamayacaklar beni sevgilim
senin sınırlar ve engeller aşan
yüreğinin çarpmadığı yerde,
gün ışığıyla yıkanan
sesinin çınlamadığı yerde.”
Ama neyse ki şiirlerini bulacaklar.