Hıncal Uluç'u utandıran

Hıncal Uluç iki gündür Sabah gazetesindeki köşesinde medyamızın özel yaşam konusundaki duyarsızlığını ağır sözcüklerle eleştiren yazılar yazıyor. Bunun nedeninin tiraj ve reyting tutkusu olduğunu belirtiyor.

Hıncal Uluç iki gündür Sabah gazetesindeki köşesinde medyamızın özel yaşam konusundaki duyarsızlığını ağır sözcüklerle eleştiren yazılar yazıyor. Bunun nedeninin tiraj ve reyting tutkusu olduğunu belirtiyor. Böylece çoğu kez gözden kaçan kocaman bir soruna parmak basmış oluyor.
İki örnek veriyor. Bunlardan birincisinde onunla tam olarak aynı görüşte değilim. Ama ikinci konuda az bile yazmış diyorum.
Birinci örnek, Kahramanmaraş’taki helikopter kazasından sonra İHA muhabiri İsmail Güneş’in 112 ile yaptığı konuşmaların televizyonlar tarafından döndüre döndüre yayınlanması. “Kendinizi İsmail’in yakınları yerine koyun, ne hissedersiniz?” diye soruyor. Haklı. Ancak burada o bandın haber niteliği taşıdığı savunması yapılabilir. Tabii, habire tekrarlayıp bir istismar konusu haline getirmemek koşuluyla.
Medya etiği konusunda daha dikkatli ülkelerde de bu gibi bantlar yayınlanır. Ama ne zaman biliyor musunuz? Soruşturma bittikten, temel sorular yargı düzeyinde yanıtlandıktan sonra.
Ve tabii, saygılı olarak. Yalnızca ölenlere değil, mesleğe de saygılı olarak.
Bence, helikopter kazasında asıl skandal kazazede yakınlarına ve basına resmi makamlar tarafından yanlış bilgi verilmesindedir. Kayseri Valisi gerçekten “Yazıcıoğlu hastanede ve şuuru açık” dedi mi? Neye dayanarak ve niçin dedi? Eğer gerçekten dediyse, kamuoyunu yanıltan o vali görevinde kalmaya devam edecek mi? Yoksa eleştiri okları yalnızca basının üzerine mi gönderilecek?
Hıncal Uluç’un verdiği ikinci örneğe tepkisini ise tamamen paylaşıyorum. Adana’da bir trafik kazası olmuş. İki genç ölmüş. Şöyle anlatıyor:
“Liseli kızın ölüsü gene göl kenarında. Ama bu defa yarı çıplak. Kurtarma görevlileri. Elektro takmak için kızın gömleğinin üst ve alt kısmını sıyırmışlar. Göğüs açık, göbek açık.”
İşte bu resim gazetelerde yayımlanmış. Olacak şey mi!
Bizde maalesef oluyor. Çünkü, ‘namus’a çok meraklı olan ülkemizde, ‘özel yaşamın gizliliği’ konusunda duyarlık çok düşük. İnsan onurunu korumak için geliştirilmiş ve Birleşmiş Milletler Bildirgesi’ne bile girmiş böyle bir hakkın bulunduğundan çoğu kimsenin haberi yok.
Özal yaşam ve mahremiyet denince akıllara hemen yatak odası geliyor. Ve, namus!
Oysa evladının ölümünü henüz öğrenmiş bir annenin ıstırabının, hastanede yatan bir hastanın izinsiz çekilmiş resminin, mahkeme kararı olmadan kaydedilmiş özel telefon görüşmelerin yayımlanmasının da bu kategoriye gireceği kimsenin aklına gelmiyor. Gelse de önemsenmiyor.
İnsan haklarını en şiddetle savunduğunu sandığınız kimileri, iş buraya gelince tam bir canavar kesiliyorlar.
Ben şehit cenazesi haberlerinde de bu sınırların çok zorlandığını ve hatta aşıldığını düşünüyorum.
Hıncal Uluç gibi ben de onlara en temel etik ölçütünü anımsatmak istiyorum: “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma!”