İki hatip: Erdoğan ve Başbuğ

Siyasal panoramamızda son aylarda iki farklı hatibin iki farklı tarzı göze çarpıyor. Bunlardan birincisi, Başbakan ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın son yıllardaki tarzı. Bu tarza 29 Mart seçimleri kampanyası sırasında birkaç kez değindim.

Siyasal panoramamızda son aylarda iki farklı hatibin iki farklı tarzı göze çarpıyor.
Bunlardan birincisi, Başbakan ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın son yıllardaki tarzı. Bu tarza 29 Mart seçimleri kampanyası sırasında birkaç kez değindim.
Bu tarz, aracıları devreden çıkartıp hedef kitleye doğrudan seslenmeye dayanıyor. Daha önce de belirttiğim gibi, genellikle popülist liderlere ve ‘kuvvetli adam’lara yakıştırılan bir yaklaşım bu.
Erdoğan’ın hedef kitlesi, daha çok büyük kentlerin çeperlerinde ve kırlarda yoğunlaşmış, fazla öğrenimi olmayan, kendilerini sistem tarafından horlanmış gören, ‘mütedeyyin’ kalabalıklar.
Erdoğan bu kalabalıklara, gözlerinin içine bakarak, hiç aracısız konuşmayı tercih etti kampanya boyunca... Medyayı o denli gereksiz görüyordu ki, onlara boykot çağrısı yapmaktan bile çekinmedi. Sanırım, ‘yandaş’ diye tanımlanan otomatik destekçi medyanın da ikna gücü açısından fazla bir etkisi olmadığının farkındaydı.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un tarzı Erdoğan’dan farklı. Hedef kitlesinin farklı olması da bunu kaçınılmaz kılıyor.
Kim mi Org. Başbuğ’un hedef kitlesi?
Her şeyden önce, en tepesinde bulunduğu kurumun mensupları. Onların olup bitenleri büyük bir dikkatle ve kaygıyla izlediklerini biliyor, kafalarındaki sorulara yanıt vermek zorunda hissediyor kendisini.
Ama onlarla sınırlı değil. Org. Başbuğ yaptığı konuşmada, kentli, iyi öğrenimli, hayat tarzı itibarıyla ‘ilerici’ kesimlere de sesleniyor, onların anlayacağı dilden konuşuyor, onların kafalarındaki sorulara da yanıt vermeye çalışıyor.
Bu kitleye ulaşabilmek için medyaya ihtiyaç duyduğunu biliyor. Bu yüzden Türk medyasının
yüzde 90’ının temsil edildiği (Keşke yüzde 100 olabilseydi) geniş bir gazeteci grubu önünde basın toplantısı yapıyor. Onların sorularını tahrik ediyor.
Her şeyin sorulmasını istiyor.
Org. Başbuğ’un yaptığını meydanlarda büyük kalabalıklar önünde yapamazsınız. Başbakan Erdoğan ise, Org. Başbuğ’un yaptığını yapmaya yanaşmıyor, yani büyük basın toplantılarından, her türlü soruya yanıt verebileceği birlikteliklerden kaçıyor.
Birisi asker, öteki politikacı. Burada demokrasimiz açısından ironik bir çelişki yok mu?
Org. Başbuğ’un benimsediği tarz, Genelkurmay’ın etkin iletişimin önemini nihayet anlamaya başladığının işareti olarak da değerlendirilebilir... ‘İletişim Çağı’ da denen çağımızda, her büyük kurumun kendisini bir iletişim kurumu olarak da örgütlemesi gerekiyor. 
Genelkurmay, uzun yıllar boyunca, yaptıklarını açıklamayı gereksiz gördü,  kuru kuruya tebliğ etmekle yetindi. Son yıllarda, eski yöntemin artık yetersiz kaldığını fark ettiğinin işaretlerini alıyorduk. Ancak, çabalar çoğu kez yeterli olmuyordu.
Şimdi ise üçüncü aşamaya geçerek, yalnızca anlatmaya değil, İYİ anlatmaya çalışıldığını görüyoruz.
Görünen o ki, Org. Başbuğ geleneksel asker portrelerine ters düşen iletişimci rolünü seviyor ve kendisine güveniyor.
Galiba, bundan hoşlanmayanların da kendi iletişim tarzlarını gözden geçirmeleri gerekiyor.
NOT: Hayatını kol gücüyle, alınteriyle, göznuruyla, aklın şavkıyla dürüstçe kazanan herkesin Emek ve Dayanışma Günü kutlu olsun.