Kabine hakkında sorulmamış sorular

AKP hükümeti uzunca bir süredir bana Amerika'da gördüğüm bir arka tampon yazısını hatırlatıyordu: "Beni takip etme, çünkü ben de kayboldum!" Gerçekten hükümet bir süredir dış politikadan ekonomiye pek çok alanda, ancak kaybolmuşlardan beklenebilecek zigzaglar yapıyordu.

AKP hükümeti uzunca bir süredir bana Amerika’da gördüğüm bir arka tampon yazısını hatırlatıyordu:
“Beni takip etme, çünkü ben de kayboldum!”
Gerçekten hükümet bir süredir dış politikadan ekonomiye pek çok alanda, ancak kaybolmuşlardan beklenebilecek zigzaglar yapıyordu. Yandaş takımı da, Başbakan’la birlikte sağa sola yalpa vurup duruyordu.
Yeni kabine ise bilinen bir fıkrayı hatırlattı bana: Hani evliliklerinin 50. yıldönümünde, balayında gittikleri otele geri dönüp, nefis akşam yemeğinden sonra birbirlerine “Biz o zaman başka bir şeyler de yapardık, neydi o?” diye soran çiftle ilgili fıkra...
Kabinede ‘Milli Görüş’ ağırlıklıların çoğalmasıyla bağlantılı olarak söylüyorum bunu. Belli ki,
Başbakan Erdoğan partiyi toparlayabilmek için
bir çeşit eskiye dönüşün en doğru yol olduğunu düşünmüş. Belli ki, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de onun bu yaklaşımını desteklemiş.
Gelin görün ki, Türkiye aynı Türkiye değil, dünya da eski dünya değil.  Bir zamanlar pek güzel yapılan şeylerin şimdi yapılması mümkün olmayabilir.
Göreceğiz.
Kabine değişikliğinin ardından pek çok yazı yazıldı, yorum yapıldı. İki önemli konuya ise nedense değinilmedi.
Bunlardan birisi, bu değişikliğin AKP ile Gülen cemaati arasındaki dengeleri ve ilişkileri nasıl etkileyeceği...
Geleneksel olarak Milli Görüş’cülerin refleksleri daha ‘milli’ci ve anti-Amerikancıdır. Gülen cemaatinin ise tam tersi köşede yer aldığı bilinir. Acaba bu refleks farklılığı içli dışlı ilişkilerde bir sorun yaratır mı?
İkinci konu, Anayasa’ya göre tamamen partiler üstü olması gereken Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kabinenin oluşumunda oynadığı ağırlıklı rol. Bu durumu Başbakan Erdoğan da kabul etti. Acaba Abdullah Gül’ün tutumu, elinde DP simgeli bastonla dolaşan Celal Bayar kadar olmasa da, sistemin kendisine biçtiği tarafsız ve mesafeli rolün ötesine geçti mi?
Bunlara bir üçüncü konu eklenebilir:
Medyayı ilgilendiren konularda yetki sahibi kılınan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın kabinede oynayacağı rol üzerinde sık sık duruluyor. Acaba geçmişte sözleri sık sık polemik yaratan Arınç, medyayla ilişkiler konusunda da ideolojik mi davranacak? Başbakan’ın ‘bir kısım medya’ya yönelik karşıtlaşmacı tutumunu sürdürecek mi?
Umarım öyle yapmaz. Türkiye’nin ağır sorunları Arınç’tan uzlaşmacı ve yaratıcı bir yaklaşım bekliyor. Ama şu duvar yazısında olduğu anlamda yaratıcı değil:
“Çok yaratıcıyımdır. Acayip sorun yaratırım!”