Kriz ve medya

Helsinki- Evet, dünyanın neresine giderseniz gidin kurtulamadığınız o konu burada da en başta gelen gündem maddesiydi. Burada yani, Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) yıllık toplantısında.

Helsinki-  Evet, dünyanın neresine giderseniz gidin kurtulamadığınız o konu burada da en başta gelen gündem maddesiydi. Burada yani, Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) yıllık toplantısında.
Tüm dünyayı saran ve nasıl sona ereceği hâlâ bilinmeyen büyük ekonomik krizden söz ediyorum.
O kriz medyayı da etkiliyor. 
Toplantının en çok ilgi çeken oturumlarından birinin başlığı ‘Uluslararası Finans Krizi ve Medya’ idi. Bu oturumda şu sorulara yanıt arandı: Finans krizinin ne gibi sonuçlar doğurması bekleniyor? Kriz, zaten okur, izleyici ve reklam geliri kaybından mustarip olan
medya kurumlarını nasıl etkileyecek? Medya krizi nasıl yansıttı? Olanları doğru anlattı mı? Yoksa haberleriyle krizin daha da ağırlaşmasına mı neden oldu?
Biliyorsunuz, bizde de benzer sorular soruluyor. Özellikle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ‘bir kısım’ medyanın krizi yansıtışından hiç memnun olmadığını saklamıyor. Benzer şikâyetleri olan başkaları da var. Örneğin, Macaristan’dan gelen bir gazeteci, özellikle Financial Times gazetesini, ‘İzlanda’dan sonra batma sırası Macaristan’da’ manşetini iki kez atarak ülkesini gerçekten batma noktasına getirdiğini öne sürdü.
Financial Times gazetesinin editörlerinden Gillian Tett gazetesini savundu ve asıl kabahatlinin gazeteciler değil, bankacılık elitleri olduğunu vurguladı. Onları, gerçekleri bildikleri halde hiçbir şey yapmamakla suçladı. Bankacılık sektörü elindeki para ve halkla ilişkiler olanaklarıyla kamuoyunu yönlendirmeyi ve olguları saklamayı başarmıştı. Finans ve ekonomi gazeteciliği çok ciddi bir açmazla karşı karşıyaydı:
Halkı kandırmayı çalışanların ellerindeki olanaklar, halkı doğru bilgilendirmeye çalışanlardan, yani gazetecilerden, katabekat daha fazlaydı.
Dünyanın en çok gazete okunan ülkelerinden biri olan Finlandiya’nın en büyük gazetelerinin yöneticisi olan Mikael Pentikainen de aynı konuya değindi. Ona göre de, halkla ilişkiler sektörüyle habercilik sektörü arasında kaygı verici bir dengesizlik ortaya çıkmıştı. Medya ne kadar yaygınlaşırsa yaygınlaşsın, doğruları öğrenmek gittikçe zorlaşıyordu.
Bence bu saptama 21. yüzyılda demokrasinin suyunu ısıtan olguların başında geliyor. Doğruları yazamayan; sansürden dolayı değil, olanakları yetersiz olduğu, araştırıp anlayamadığı için yazamayan bir medya ile demokrasi ayakta kalabilir mi?
New York Times gazetesinin yazıişleri müdürü Jill Abramson da bir bakıma aynı tehlikeye değindi. Özetle şöyle dedi:
“Kaliteli habercilik çok pahalı. Amerika’da gazeteler ardı ardına iflas ediyor. Rekabet ortadan kalkıyor. Bu ihtiyacı kim nasıl karşılayacak?” 
Bu arada yeni dönemde soruşturmacı haberciliğin artan önemine ısrarla değinildi. Ancak, bu da bir olanak sorunuydu. Soruşturmacı gazetecileri kim finanse edecekti?
Özellikle Tett ve Pentikainen, yazılanlar kadar yazılmayanların da önemli olduğu üzerinde durdular.  Es geçilen konular vardı, toplumsal suskunluk bölgeleri yarının büyük tehlikelerini görülmesini engelliyordu. Bunları bulmak ve cesaretle yazmak basının görevlerinin başında geliyordu.
Ve gene aynı soru:
“Hangi olanaklarla?”
Dünyanın en önemli basın kuruluşlarını bir araya getiren IPI toplantısında bu yıl egemen
olan hava buydu.