Kuşatılmışlık duygusu ve Gül

Büyük bir fırsat kaçırıldı. Türkiye'nin geçmişteki acılardan ders almış, eski kötü huylarından vazgeçmiş, uzlaşmacı demokrasiye dönüştüğünü kanıtlayacak bir simge olay heba edildi.

Büyük bir fırsat kaçırıldı. Türkiye'nin geçmişteki acılardan ders almış, eski kötü huylarından vazgeçmiş, uzlaşmacı demokrasiye dönüştüğünü kanıtlayacak bir simge olay heba edildi. Yine inatlaşmalar, parti çıkarlarını ülke çıkarlarının üzerinde tutmalar, şişkin egolar ve tabii tarihsel rövanşist takıntılar egemen oldu.
Sıfıra sıfır elde var sıfır noktasındayız.
Bu yazı Meclis'teki oylamadan önce yazılıyor. Fark etmez. Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçilse de seçilmese de gerginlikler devam edecektir. Ülkenin yeni bir Cumhurbaşkanı seçmiş olması yurttaşların büyük bir bölümlü için bayram değil, kaygı nedeni olacaktır.
Oysa böyle olmayabilirdi. Aday yine Abdullah Gül olsaydı da böyle olmayabilirdi. Ilımlı kişiliğiyle sevilen Abdullah Gül'ün adaylığı özellikle başta muhalefet partileri olmak üzere toplumun çeşitli kurumlarını devreye sokan bir uzlaşma süreci sonucunda belirlenmiş olsaydı (ki mümkündü!) bu gerilimler hiç yaşanmayabilirdi.
Bazılarının dediği gibi, o zaman demokrasimiz 'normalleşme' yolunda önemli bir adım atmış olurdu.
Ancak, Gül'ün adaylığının hiçbir demokratik ülkede görülmemiş bir çelik çomak oyunu sonucunda bir partinin, hatta bir kişinin dayatması olarak ortaya çıkması gerginliği arttırdı. Toplumun belirli kesimlerinde hızla yükselen 'kuşatılmışlık' duygusunun üzerine tuz biber ekti. Onu koyulaştırdı.
Değerli yorumcu Ferai Tınç dün Hürriyet gazetesinde çıkan yazısında bu duyguyu şöyle tanımlıyor: "Kendinden olmayanı dışarıda bırakan takım ruhu".
Yani onun sonucunda ortaya çıkan 'dışarıda kalmışlık, terk edilmişlik, dışlanmışlık' duygusu.
Yaptıklarıyla bu duyguyu kışkırtanların Türkiye'deki çoğunluğu hiçbir şekilde temsil etmemeleri duyulan acıyı daha da keskinleştiriyor:
AKP bundan beş yıl önce seçmenlerin dörtte birini, oy kullananların ise üçte birini almış. Araştırmalara göre, Türk kadınları arasında başlarını 'o' tarzda örtenlerin oranı yüzde 11 dolayında. Ama cumhurbaşkanı adayının, Meclis Başkanı'nın, Başbakan'ın eşleri o yüzde 11 içindeler. Boşaldığında Dışişleri Bakanlığı'na getirilecek yeni ismin eşinin de 'o' kadrodan olacağına iddiaya girebilirsiniz...
Eşinin başı açık olan birinin o makama gelme olasılığı nedir dersiniz? Göreceğiz.
Dışlanmışlık duygusu derken neyi kastettiğimi sanırım anlıyorsunuz.
Sürekli olarak 'normalleşme'nin erdemlerinden söz eden iktidar partisi yanlısı kalemler niçin AKP'nin de normalleşmesi gerektiğini savunmuyorlar? 'Normalleşme'den kasıt birilerinin sürekli gol atabilme özgürlüğü mü?
Sonuç olarak, Abdullah Gül'ün ya da başka birinin büyük bir siyasal uzlaşma çerçevesinde seçilmesi normalleşmenin başlangıcı olabilirdi. Büyük bir fırsat kaçırıldı.