Obama'dan sonra AB'ye nasıl gireriz?

Türkiye bir yandan her şeyin inanılmaz bir hızla değiştiği, ama bir yandan da insana sürekli olarak "Yahu, ben bunları daha önce de görmüştüm," dedirten bir ülke. Sanki hiçbir şey değişmiyor, hep aynı kalıyor.

Türkiye bir yandan her şeyin inanılmaz bir hızla değiştiği, ama bir yandan da insana sürekli olarak “Yahu, ben bunları daha önce de görmüştüm,” dedirten bir ülke. Sanki hiçbir şey değişmiyor, hep aynı kalıyor.
Örneğin, yeni Amerikan Başkanı Barack Obama’nın Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediğini söylemesi ve bunun ardından patlak veren tartışma. Biz bunları daha önce de duymamış mıydık? Hem de bir kere değil, onlarca kere duymamış mıydık?
Öyleyse heyecanlanacak bir şey yok. Deja vu! Obama da kendisinden önceki ABD başkanlarının yaptığını yapıyor. Bir zamanlar bir ‘süper devlet’e dönüşmesi olasılığından söz edilen Avrupa Birliği’nin gemlerini Almanya ve Fransa’ya bırakmamak için İngiltere’nin yanı sıra Türkiye’nin de işe yarayabileceği yolundaki geleneksel ABD dış politikasının gereğini yerine getiriyor. Belki destek için önerilen savlar hafifçe farklı ama, biz bunu daha önce çook kez duymuştuk.
Fransa ve Almanya’nın tepkileri de öyle. Onlar da özgün değil. AB’nin yönetimini Türkiye gibi kalabalık bir ülkeyle paylaşmak istemedikleri için “Hayır” diyorlar ve ekliyorlar: “AB’ye kimin gireceğine Amerika değil biz karar veririz!”
Bu uzun yıllardır böylece devam ediyor. Edecek de. Ta ki, günün birinde, eski sözlerin yeterli olmadığı niteliksel bir sıçrama noktasına gelininceye dek.
Böyle bir şey Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanmıştı. İki taraf nice yıllar aynı şarabın farklı şişelerde sunulduğu ‘Deja vu’ oyununu usandırasıya oynadıktan sonra, 1999 depreminin ardından birdenbire yeni bir düzeye sıçramışlardı.
İsterseniz bunu felsefi anlamda bir çeşit ‘transandans’ ya da aşkınlık noktası olarak görebilirsiniz. Paradigma değişiyor ve birdenbire
her şey farklı görünmeye başlıyor.
2009 ilkbaharında Türkiye ile AB’nin öyle bir noktada olmadıkları açıkça ortada.
Ben artık Türkiye’nin, eğer bir gün gerçekten girecekse, AB’ye ancak böyle bir sıçrama ile girebileceğine inanıyorum. Müzakereden müzakereye, fasıldan fasıla, toplantıdan toplantıya, adım adım çizgisel ilerleme ile bir yere varılamayacağını yaşayarak gördüm.
Bu yoldan olsa olsa başka müzakerelere, fasıllara, toplantılara, bahanelere gidiliyor.
Yani, bazı başka ülkelerin AB hedefine adım adım ilerlemek için yürüdükleri yol Türkiye için açık değil. Belki hiç bir zaman değildi, ama artık hiç değil.
Türkiye’nin AB’ye tam üye olabilmesi için travmatik, ‘çağ dönüştürücü’ bir olay lazım. (Tabii böyle bir an kesin kopuş getiren bir an da olabilir.)
Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Sovyet İmparatorluğu’nun çökmesi gibi.  11 Eylül gibi...
Siz sanıyor musunuz ki, örneğin Bulgaristan, çizgisel yoldan merdivenleri birer birer tırmanarak AB’ye girebilirdi?
Türkiye de giremeyecektir.
Ancak, ne olduğunu elbette bilmediğimiz o çağ dönüştürücü olay gerçekleştiğinde (eğer gerçekleşirse tabii) sanılandan da erken girebilecektir.
Bu durumu çok net olarak gördüğümden beri AB konusu açıldığında hiç heyecanlanmıyorum. Dahası, her iki tarafın da bu yolun bir yere çıkmadığı olgusunu fark ettiklerini ve birbirlerini idare ettiklerini düşünüyorum.
AKP hükümetinin çok yakında başlatacağı müjdelenen reform fırtınasının da bir şeyi değiştirebileceğine inanmıyorum. Herhalde dostlar alışverişte görsünlür türünden bir şey olacak. Zaten başka türlü de olsa fark etmez.
Gene de, müzakerelerin kesilmesine kesinlikle karşıyım. Milli bir spormuş gibi devam etmeliyiz!
O müthiş sıçrama noktası geldiğinde (gelirse tabii), yani buluşma ya da ayrılma kararının mecburen verileceği o tarihsel kavşağa varıldığında taraflar
hâlâ orada olmalılar.