Olsa da, olmasa da

Siyasal aktörlerin 'uzlaşma'dan kastettiklerinin, kendi savlarının karşı tarafça kabulü olduğunu bir kez daha öğrendik.

Ağustosun ortalarında sıcak bir yaz günü bu yazı yazılırken cumhurbaşkanlığı süreci Abdullah Gül'ün muhalefet parti liderlerini ziyaretleri şeklinde devam ediyor. Daha önce de dediğim gibi, tam bir 'deja vu' hissiyle izliyorum olanları. Biz bunları daha önce de görmemiş miydik? Biz bunları daha önce de duymamış mıydık?
Ülkemizde siyasal aktörlerin 'uzlaşma'dan kastettiklerinin, kendi savlarının karşı tarafça kabulü olduğunu bir kez daha öğrenmiş olduk. Daha önceden de bilmiyor muyduk?
Bu saatten sonra Abdullah Gül seçilse ne yazar, seçilmese ne yazar? Fırsat kaçırıldı. Her iki durumda da ağızlarda kekremsi bir tat kalacak. Gül seçilirse belirli çevreler bunu kendilerine karşı yapılmış bir dayatma olarak değerlendirecekler, seçilmezse başka çevreler halk oyunun görmezden gelindiğini, birtakım dayamalar sonucu vesayet rejiminin devam ettiğini söyleyecekler...
Tatsız, insanın içini karamsarlıkla dolduran şeyler... Bıkkınlık... Yeni seçimin getirdiği iyimserlik rüzgârı bu kadar kolay mı tükenmeliydi?
Yazları yaşadığım adadaki halkın, bu sürecin son aşamalarını fazla yakından izlediklerini söyleyemem. Yaz mevsimi ve Ege güneşi kendi gündemini dayatmış durumda... Bundan, benim gibi hâlâ bu konularda yazı yazmak ve TV programı yapmak zorunda olanlar dışında, kimse şikâyetçi görünmüyor.
Ben de, doğrusunu söylemek gerekirse, gerçek bir tatile hazırım.
Değil mi ki, kim cumhurbaşkanı olursa olsun, 22 Temmuz seçimleriyle 'özel proje' olmaktan çıkıp 'küresel proje' haline gelmesi halkın oylarıyla onaylanmış olan Türkiye'de olup bitecekleri iki dinamik belirleyecek:
Bunlardan birincisi, kuşkusuz, küresel sermayenin tercihleri ve enstrümanları.
22 Temmuz seçimleri bu tercih ve enstrümanların Türk toplumunda ne kadar sağlam bir zemin bulmuş olduğunun işareti olarak da alınabilir. Tüm yükselen milliyetçilik iddialarına rağmen öyle anlaşılıyor ki Türkler de küreselleşme ideolojisinin önerdiği biçimde yaşamak istiyorlar. Özgün ya da farklı olmak filan gibi bir dertleri yok.
Ancak, sosyolojik mazeret var: Toplumsal modernleşmede geç kalmış olan Türk toplumunda kırdan kente göç hızla sürmekte. Kent varoşları yeni insanlarla doluyor; bunlar bir yandan dönüştürücü küreselleşme dinamiklerinin etkisi altına girerken, bir yandan da kendi muhafazakâr değerlerini sürdürme çabasındalar.
Bu karşıtlaşmadan ne çıkacak? Küresel ölçütlerle yeniden tasarlanmış Yeni Türkiye'de hangi değer sistemi, hangi ölçüde egemenlik kuracak? Eski sistem hangi ölçülerde tasfiye edilecek? Geriye, içi boşaltılmış birkaç simgeden başka bir şey kalacak mı? 2023 yılında 'özel proje'nin 100. yılı 'kutlanırken' gerçekte ne kutlanıyor olacak?
Dönüşte tartışabilmek umuduyla...