Ortadoğu bataklıklarında

AKP 2002 yılında tek başına iktidara geldiğinde, Cumhuriyet ilkelerini özümsemiş ve Batılı yaşam tarzını benimsemiş kesimlerin ?Orta? ile başlayan, gerçek ya da mevhum, iki korkusu vardı...

AKP 2002 yılında tek başına iktidara geldiğinde, Cumhuriyet ilkelerini özümsemiş ve Batılı yaşam tarzını benimsemiş kesimlerin ‘Orta’ ile başlayan, gerçek ya da mevhum, iki korkusu vardı:
‘Türkiye’nin Ortaçağ karanlıklarına sürüklenmesi’ ve ‘Türkiye’nin Ortadoğu bataklıklarına saplanması’.
Aradan altı yıl geçtikten sonra birinci korku için bir şey söyleyemeyeceğim ama, ikincisinin, ne yazık ki, hakikat olduğunu söyleyebiliriz:
Türkiye, bugün, tüm nefret ve öfkeleriyle, bölge bataklığına saplanmıştır..
Türkiye’nin Ortadoğu’nun kolayca manipule edilen kan davalarına aktif taraf olmaması politikası hem tarihsel deneyimlere, hem de ülkemizin çok boyutluluğuna dayanıyordu. Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşananlar bu bölgede ahde vefa duygusunun çok zayıf olduğunu, akıldan çok fanatizmin borusunun öttüğünü, tarafların ve dengelerin her an değişebileceğini, kabilesel düzeyde hiç bitmeyen çatışmalarda bir tarafa çok fazla bağlanılırsa rahatça kontrpiyede kalınabileceğini Cumhuriyet’i kuran kuşaklara derinden derine öğretmişti.
Evet, bu çekingenlikte aşırıya kaçıldığı zamanlar oldu ama, bu politikalar sayesinde Türkiye’nin bölgede başı fazla ağrımadı.
AKP’nin gelişiyle birlikte bu pasif politikanın yerini fazlasıyla aktif yeni bir politika aldı. AKP’nin ideolojik formasyonu bölgeyi özellikle yakın kılıyordu. Prof. Dr. Ahmet Davudoğlu’nun ‘stratejik derinlik’ kuramının en iyi uygulanabileceği yerdi Ortadoğu.  Türkiye artık bölgedeki her anlaşmazlığa müdahil olmak için atak yapıyor, İsrail ile Suriye arasındaki barış görüşmelerinin aracılığını yapmak gibi başarılara imza atıyordu.
Başbakan Erdoğan’ın İsrail’e yönelik sert sözleriyle doruğa çıkan son kriz her şeyi allak bullak etti. Bölgede düne kadar övülen Türkiye, birden, Hamas dışında hemen tüm taraflarca açık ya da kapalı olarak suçlanan bir hedefe dönüştü.
Umarım Başbakan Erdoğan ve Prof. Davudoğlu geleneksel Cumhuriyet kadrolarının Ortadoğu’daki çekingenliklerinin ne kadar haklı nedenlere dayanmış olabileceğini yaşayarak keşfetmişlerdir.
Olanlara bakın:
İsrail Başbakanı Olmert Gazze saldırısından önce beş saat konuştuğu Erdoğan’ı aldatmıştı; Mısır ateşkes görüşmelerinde rakip gördüğü Türkiye’nin etkisizleştirilmesi için İsrail’le kulis yapmıştı; Hamas’la varlık yokluk kavgasına girmiş olan Filistin yönetimi Hamas’ın avukatlığını yapan Erdoğan’a kırgındı; Hamas’tan hoşlanmayan Suudi Arabistan ve Ürdün Ankara’ya mesafeliydi, İsrail Türk temsilcilerinin görüşme taleplerine bile kulak asmamıştı...
Parlayan yıldız Türkiye birden Hamas ve Arap sokaklarındaki radikal kalabalıklar dışında dostsuz kalmıştı. Stratejik derinlik bir anda kaybolmuştu.
Bölgede ilk kez başarısızlığı tadan Prof. Davudoğlu, genel ateşkes sürecinde ikincil rollere itilen Türkiye’nin Hamas’ı ateşkese ikna ettiğini öne sürerek ‘Biz de vardık,’ demeye çalışıyordu ama inandırıcı olamıyordu:
O koşullarda Hamas başka ne yapabilirdi ki?
Burası Ortadoğu bataklığı. Burada her şey yarın yeniden değişebilir. Ama hiç bir zaman her şey, eskisi gibi olamaz.
Öyle sanıyorum ve umuyorum ki, yaşananlardan gereken dersler alınır ve Türkiye’nin yalnızca bir Ortadoğu ülkesi olmadığı hatırlanır. Yoksa, Ortadoğu’nun kabile kavgaları bizim kavgalarımız haline gelecektir.. Sanki kendi kavgalarımız azmış gibi...