Paris ve aşk üzerine düşünceler

'Paris'te Aşk Başka-dır' (Paris, Je T'aime) şu sıralar gösterimde olan çok yönetmenli yeni bir filmin adı.

'Paris'te Aşk Başkadır' (Paris, Je T'aime) şu sıralar gösterimde olan çok yönetmenli yeni bir filmin adı. Adını ilk bakışta çok demode bulduğumu itiraf etmeliyim. Evet, Paris bir zamanlar aşk ülkesinin başkenti sayılırdı. Ya şimdi?
Filmden çıkarken 'Paris de değişmiş, aşk da' diye düşünürken buldum kendimi.
Hayır, bu Paris benim 1960'ların ortalarında tanıştığım Paris değildi. Binalar, kafeler, şu bu hâlâ yerinde duruyordu ama, belli ki insani dokusu değişmişti.
Küreselleşmenin damgasını (darbesini de diyebilirsiniz) yemiş, biraz sıradanlamış bir metropoldü artık Paris. Siyahı, beyazı, çekik gözlüsü, sarışınıyla bir insan panayırı.
Hatta bir yalnızlar mahşeri...
Dillere destan olmuş eski Paris'in, Monmartre'da, Pigalle'de, şurada burada ancak müzelik kesitler olarak varlığını sürdürdüğü belli oluyordu. Gerçekten çok, parodi sanki...
Aynı şey büyük metropollerin çoğunda yaşanıyor. Londra 1960'ların Londrası mı? Tokyo, Şanghay, Berlin... Hepsi New York'laştı, New York'laşıyor...
Tüm metropoller Amerikan kentlerinin ölçülerine göre yeniden tasarımlanıyor: Bir yanda göklere tırmanan yeni kent, öte yanda bir parodi halinde eski kent.
Aynı süreci İstanbul'da da yaşamıyor muyuz?
Değişmez sandığımız aşka gelince...
1965 yılının ekim ayının sonlarında bir gün bir arkadaşımla Gare de Sud'e varışımızı hatırlıyorum. Trenle Torino'dan geliyorduk ve ikimizin de Paris'e ilk gelişiydi.
Büyülenmiş gibiydik. Evet, Paris anlata anlata bitiremedikleri gibiydi. Kafeler tıklım tıklım doluydu ve insanlar sokaklarda, otobüslerde, lokantalarda uzun uzun öpüşüyorlardı.
Parislilerin, işi abarttığını, biraz da üzerlerine düşen rolü oynamak için, böyle her fırsatta uzun uzun öpüştüğünü düşünmüştüm. Çünkü Paris, sakinlerinin sokaklarda uzun uzun öpüştükleri 'aşk kenti'ydi. Tıpkı New York'un, insanların koşa koşa yürüdükleri telaş kenti olması gibi...
Paris'te o rol devam ediyor mu, bilmiyorum. Filmden anladığım kadarıyla, diğer metropoller gibi Paris'te de insanların o kadar uzun öpüşecek zamanları kalmamış sanki!
Filmdeki hikâyeler arasında beni en çok, kendi bebeğini evde bırakıp işe giden Uzakdoğu'lu bebek bakıcısının hikâyesi etkiledi: Sabahın erken saatlerinde otobüsler, metrolar, koşuşturmalardan sonra nihayet çalıştığı eve varınca, evde kendi çocuğuna söylerken yarım bırakmak zorunda kaldığı ninniye dadılık yaptığı bebek için devam ediyor...
Böye bir dünya... Böyle bir Paris...
Nostalji düşkünü değilim. Gene de, filmden çıkarken Paris'i özlediğimi hissettim.
Eski Paris'i.