Parti kapatmak çare değildir

Partiler kapatılıyor, ama o dere yataklarından su akmaya devam ediyor, çünkü kaynak var...

Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın tam viraja girerken gaza basmasıyla başlayan savruluş halen devam ediyor. Etraf tehlikeli belirsizliklerle dolu. Otomobilin ancak seçim sonuçları görüldükten sonra yeniden dört tekerlek üzerine oturacağı söylenmekle birlikte, ileride yeni bazı uçurumlar da görünmeye başlıyor.
Bunların başında AKP'ye karşı kapatma davası açılabileceğine ilişkin haberler geliyor. Gazetelere manşet olan söylentilere göre, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nda 50 klasöre yakın delil dosyası birikmiş. Gene söylentilere göre, dosyaya konan son delil de İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin mayolu manken fotoğraflı bilbordları yasaklamasıymış!
Umarım bunlar söylentiden ibarettir. Umarım, Türk demokrasisi parti kapatma utancını bir daha yaşamaz.
Yaşarsa bunu dünyaya anlatmakta çok zorlanır, demokrasi liginde daha da aşağılara düşeriz. Bu, birçok başka alanda da aşağılara düşme anlamına gelir.
Demokrasilerin elbette kendilerini korumaya hakkı vardır. Elbette demokratik rejim uçağının onu bir araç olarak görenlerce başka yerlere kaçırılmasına göz göre göre izin vermek demokratlık değil enayiliktir.
Ancak, uzun yıllardır Türkiye'de yapılanların da çok akıllıca bir şey olmadığı da net olarak ortaya çıkmıştır.
Hiçbir işe yaramadığı, hatta hastalığı azdırdığı belli olan bir ilacı ısrarla kullanmaya devam etmek akıllıca bir şey midir? O da bünyeye zarar vermez mi?
1980 askeri darbesinden sonra tüm partilerle birlikte Atatürk'ün partisi CHP bile kapatılmıştı.
Ona karşı yükselen 'milletçi' çizgiyi temsil eden Demokrat Parti ve Adalet Partisi de kapatılmaktan kurtulamadılar. Köklü kurumların tahrip edilmesinden ve demokratik altyapının hasar görmesinden başka ne fayda sağlandı bu kapatmalardan?
Bu iki ana akımın yanı sıra, sürekliliği olan iki çizgi daha var ki, onlar için kapatılmaya abone çizgiler diyebiliriz: İslamcı siyaset anlayışını temsil eden damar ve Kürt milliyetçiliği çizgisini temsil eden damar.
Kürt milliyetçisi çizgide Halkın Emek Partisi (HEP), Demokrasi Partisi (DEP), Demokrasi ve Değişim Partisi (DDP), Demokratik Kitle Partisi (DKP), Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) son 15 yıl içinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatıldı. Şimdi onların yerinde DTP var.
İslamcı siyaset çizgisinde ise Milli Nizam Partisi (MNP), Milli Selamet Partisi (MSP), Refah Partisi (RP), Fazilet Partisi (FP) parti mezarlığındaki yerlerini almış durumdalar. Onların yerinde Saadet Partisi (SP) duruyor. Kimileri AKP'yi de bu damarın dereyatağına yerleştiriyor.
Durum fevkalade açık: Partiler kapatılıyor ama o dere yataklarından su akmaya devam ediyor. Çünkü kaynak var; ortada toplumsal ve siyasal olgular var.
Bu arada, her parti kapatılışında demokrasimiz dünyanın gözünde bir kez daha tartışmalı hale geliyor ve bu, çeşitli platformlarda Türkiye'ye karşı kullanılıyor.
Demek ki parti kapatmak yerine başka türden yaptırımların bulunması gerekiyor.
2001 yılında yapılan Anayasa değişiklikleriyle parti kapatma zorlaştırılmaya çalışılmış, 'odak olma' kriteri daraltılmış, partiye devlet yardımını kesmek gibi yaptırımlar konmuştu.
Son zamanlarda yaygınlaşan söylentilerden anlıyoruz ki, eski kötü alışkanlık depreşme emareleri gösteriyor.
Türk demokrasisinin ulaştığı olgunluk düzeyinde parti kapatmanın daha da zorlaştırılması ve mümkünse Türkiye'nin demokrasi repertuvarından çıkarılması doğru olacaktır.
Bu arada, baktım Anayasa'nın siyasal partilerin kapatılmasını düzenleyen 69. maddesi şöyle diyor: "Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur."
'Demokrasi ilkelerine uygun'muş!
Anayasa'nın bu hükmü uygulanacak olursa Türkiye'de parti mi kalır!